24 OCAK 2020

Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarından düşse bile insanın hafızasından hiç silinmez. Hayat boyunca etkisi unutulamayacak acıları, korkuları ve çaresizliği içinde barındırır. O günler yalnızca yaşanıp bitmez; insanın zihninde ve kalbinde sessizce yaşamaya devam eder. Tıpkı altı yıl önce Elâzığ’da yaşanan deprem gibi.

Her depremin yıkıcılığı ile yapıların dayanıklılığı arasında mutlaka güçlü bir ilişki vardır. Ancak yıkım yalnızca binalarla sınırlı kalmaz; hayatlar, hayaller ve alışkanlıklar da enkazın altında kalır. Deprem anında yaşanan acılar, kayıplar ve büyük sıkıntılar zamanla unutuluyor gibi görünür. Günlük hayat yavaş yavaş normale döner, sokaklar yeniden kalabalıklaşır, yaralar sözde sarılır. Fakat asıl mesele tam da bu noktadan sonra başlar. Enkazlar kaldırıldıktan, kameralar kapandıktan sonra geriye kalanlar hâlâ o günü yaşamaya devam eder. Elâzığ depreminin üzerinden altı yıl geçmiştir; ancak bazı acılar hâlâ ilk günkü tazeliğini korumaktadır.

İnsanların hayatları ile şehirlerin hayatları arasındaki asıl bağ, yaşanan acılar ve sevinçlerle kurulur. Bir şehir, insanlarıyla birlikte sevinir; yine insanlarıyla birlikte acı çeker. Sevinçler ve acılar aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu aidiyet duygusu zamanla bir sahiplenme bilincine dönüşür. İnsan, bu bilinçle yaşadığı şehrin görünen ve görünmeyen tüm değerlerine sahip çıkar; yalnızca taşına toprağına değil, hatıralarına, acılarına ve umutlarına da sahip çıkarak onları geleceğe taşır.

Bazen bu aidiyet duygusu bir sokakta, bazen bir caddede somutlaşır ve adeta bir sembole dönüşür. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bu bağ nesiller boyu varlığını sürdürür. Çocukluğun ayak izleri o sokaklarda kalır; kayıpların sessizliği caddelerin duvarlarına siner. Hatta o cadde üzerindeki bir anıt ağacın her dalının geçmişe şahitlik ettiğini söylemek bile zor değildir.

Ya da bir konağın cumbası, verandası, kapısı ve gelip geçenlerin kutsal bir yapı gibi baktığı pencereleri… Tüm bunlar yaşanan hatıraların birer nirengi noktası hâline gelir. İnsanların hafızalarında mıh gibi çakılı kalan bu mekânlar, yalnızca birer yapı değil; yaşanmışlıkların, acıların ve unutulmayan günlerin sessiz tanıklarıdır.

Vali Fahri Bey Caddesi, İstasyon Caddesi, Gazi Caddesi, Hürriyet Caddesi ve daha nice cadde ile eski sokakların geçmiş hâllerinden bugün eser kaldığını düşünen birini bulmak neredeyse mümkün değildir. Elbette deprem sonrasında yıkılan yapıların yerine yenileri yapılmıştır; ancak hâlâ yıkıntıların izlerini görmek mümkündür. Asıl önemli olan ise, yeniler yapılırken şehrin hafızasını taşıyan yapıların yaşattığı hatıraların yerinde artık yeller esiyor olmasıdır.

Bununla da yetinilmemiştir. Aidiyet duygusunu yaşatan değerleri muhafaza etmek yerine, onlardan izler taşıyanları bile ortadan kaldırmak, sanki bir görevmiş gibi hiç çekinmeden yerine getirilmiştir. Böylece şehir, yalnızca binalarını değil; hafızasını da kaybetmeye başlamıştır.

Şehir merkezinden uzak alanlara yapılan yeni yerleşim yerlerinin şimdilik bir hatırası yoktur. Gelecekte olacak mı, bilinmez. Ancak hazine arazileri üzerine inşa edilen bu yapıların, ortadan kaldırılan köylerin yerine yapılması; yeni bir şehirleşme anlayışının öncüsü müdür, diye düşünmeden insan kendini alamamaktadır.

Anlaşılan o ki, dünyada hâkim olan eğilim doğrultusunda insan giderek yalnızca bir tüketim aracı olarak görülmektedir. Betonların arasına sıkıştırılan bireyin, sadece yeme ve içme ihtiyacını karşılamaktan ibaret bir varlık olduğu düşüncesi kendisine dayatılmaktadır. Bunu görmek zor değildir.

Peki ya hatıralar? Ya yaşanmışlıklar, sevinçler ve acılar? Tüm bunların da tüketim aracı olarak görülen insanın düşünmesine ve hissetmesine fırsat tanımadan, adeta birer süs ya da meze hâline getirildiği kanaati insanın zihninden silinmemektedir.

Altı yıl önce yaşanan deprem ve sonrasında olan bitenin bir kaydı var mıdır? Şehir üzerinde etkili ve yetkili olanların bu sürece dair tuttuğu bir arşiv mevcut mudur? Bugün köhneleşmiş, yaşamak için adeta can derdine düşmüş; sayısız hatıranın, acının ve yaşanmışlığın barındığı mekânların hikâyelerini kaleme alan var mıdır?

Yazılanların insanı yeniden insana döndüreceğine; insanın yalnızca yiyip içmekten ibaret bir varlık olmadığını hatırlatacağına inananlardanım. Çünkü insan, hatıralarıyla, acılarıyla ve sevinçleriyle bütündür. İşte tam da bu yüzden, yazılanların ve kayda geçirilenlerin büyük bir önem taşıdığı kanaatindeyim.

Belki de bugün yapılması gereken, sadece yeni binalar inşa etmek değil; yıkılan hayatların, silinen hatıraların ve susturulan seslerin yeniden farkına varmaktır. Çünkü şehirler betonla değil; insanıyla, yaşanmışlıklarıyla ve hafızasıyla ayakta durur. Eğer geçmişin acılarını ve sevinçlerini görmezden gelir, onları kayda geçirmezsek; geleceğe bırakacağımız şey yalnızca ruhsuz yapılar olacaktır. Oysa insan, hatırladıkça insandır. Şehir de hatırlandıkça şehirdir. Bu yüzden yazmak, anlatmak ve unutmamak; sadece bir tercih değil, hepimizin vicdanına düşen ortak bir sorumluluktur.