ABD ve İsrail’in, İran’a saldırılarının daha ne kadar süreceği bilinmiyor. Çevremizdeki savaşın getirdiği acı, keder ve yıkım sürecini üzülerek izliyoruz. Türkiye, ekonomisi bu savaştan etkilenen dünya ülkeleri sıralamasında ön sıralarda yer alıyor.
Yaygın olarak Müslüman ülkelerin bulunduğu Ortadoğu coğrafyası, tarihten günümüze sürekli, emperyalist devletlerin stratejik hedeflerinde olmuştur. Petrol üreten Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Kuveyt bu ülkelerin başında gelmektedir. Son on yılda ABD, Irak, Suriye, Yemen, Libya, Somali ve Afganistan’a yaptığı saldırılarda, Libya lideri Muammer Kaddafi, Irak Lideri Saddam Hüseyin, Taliban lideri Akthar Mansur, Yemen lideri Enver El-Evlaki ve Somali’de IŞİD lideri Bilal el-Sudani öldürüldü.
Son olarak da 1979 İran İslam Devriminden sora ABD’nin baskılarına boyun eğmeyen İran lideri Seyyid Ali Hamaney ve diğer üst düzey yöneticiler öldürüldü. İran halkı bir aydır kenetlenerek, ülkelerini savunmaya çalışıyor.
Müslüman ülkelerin çoğu otoriter veya monarşik yani yönetim yetkisinin sultan ve emir gibi vesayet yolu ile gelen tek kişide olduğu bir sistemle yönetilmektedir. ABD ve diğer emperyalist ülkeler İslam ülkelerinin tek kişi tarafından yönetilmesini kendi stratejileri için gerekli görmüş ve değerlendirmişlerdir. Suudi Arabistan, İran ve Afganistan şeriatı esas alan ülkelerdir. Anayasal olarak demokratik, laik ve üniter bir cumhuriyetle yönetilen tek İslam ülkesi Türkiye’dir. Ancak Türkiye, Cumhurbaşkanlığı sistemine yani tek adam rejimine geçmesi ile birlikte artık demokrasi endekslerinde tam demokrasiyle yönetilen bir ülke olarak sınıflandırılmamaktadır. Ne yazık ki Türkiye, tek adam rejiminde ekonominin, siyasetin, eğitimin, adaletin ve ahlakın çöktüğü, yolsuzluğun, yoksulluğun, hayat pahalılığının, yozlaşmanın ve yabancı istilasının zirve yaptığı bir ülkeye dönüştü.
Başta ABD olmak üzere tüm güçlü emperyalist ülkeler, Müslüman ülkelerin, coğrafi konumundan, doğal kaynaklarından, sınırlarından ve fiziki özelliklerinden yararlanarak, uluslararasında siyasi, ekonomik ve askeri üstünlük sağlamışlardır. Müslüman ülke liderleri ise ülkelerinin, petrol ihracatı, küresel finans sistemlerine ve silahlı güce erişim ve de dış saldırılara karşı süper güç desteği arayışları ile ABD’nin yanında olmayı çıkarlarına uygun bulmaktadır. Ne var ki her zaman ve her alanda en kazançlı olan hep ABD olmuştur.
Aslına bakarsanız Müslüman ülke liderleri, ABD’yi arkalarına alarak aynı zamanda bölgesel rakiplerine ve kendi toplumuna karşı daha güçlü görünmeyi de amaçlamaktadır. Bunun en bariz örneğini kendi ülkemizde görmekteyiz. ABD lideri Trump’ın, “Türkiye lideri ne istersem yapıyor, o işini bilir, kendi ülkesinde dilediğini yapsın, seçimde yanında oluruz…” dediği basın-yayın organlarında paylaşılmaktadır.
Etrafımızda ateş çemberi, toplumda hayat pahalılığı ve yoksulluk gibi çok önemli sorunlar varken, tek adam rejimi iktidarda kalmak için Trump’dan aldığı güçle, yargıyı siyasallaştırarak, ana muhalefet partisinin belediye başkanlarını iftira ve yalanlarla tek tek tutuklatmaya devam ediyor. Adalet hak getire!
İçinde bulunduğumuz savaş koşullarında ülkede birlik beraberliğin sağlanması gerekirken toplum biat edenler ve etmeyenler diye ayrıştırılıyor. Türkiye’de ne yargı ne de siyaset hiç bu kadar yozlaşmamıştı, Türkiye’ye yakışmıyor!