ADALET, ADALET, ADALET…

Herkesin hak ettiği şekilde muamele görmesini sağlayan, doğruluk, eşitlik ve hakkaniyet ilkelerine dayanan adalet, insanlık tarihi boyunca toplumları ayakta tutan en büyük değerlerden biri olmuştur. Adaletin olmadığı yerde huzur olmaz, güven olmaz, devlet olmaz. Güçlünün zayıfı ezdiği, haklının değil kuvvetlinin kazandığı düzenini adı zulümdür.
Adalet; sadece mahkeme salonlarında verilen kararlar değildir. Adalet; ekmeğin paylaşılmasında, görevin dağıtılmasında, yöneticinin kararında, öğretmenin notunda, babanın evladına davranışında ve devletin vatandaşına yaklaşımında kendisini gösterir. Çünkü adalet, hayatın tamamını kuşatan ilahi bir ölçüdür.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de adaleti emrederken bunu bir tavsiye olarak değil, bir yükümlülük olarak bildirmektedir. Nisa Suresi'nin 58. ayetinde: "Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." buyurulmaktadır. Bugün yaşadığımız birçok problemin temelinde emanetlerin ehline verilmemesi yatmıyor mu? Liyakatin yerine sadakatin, ehliyetin yerine yakınlığın tercih edildiği yerlerde adalet olur mu? Adaletin olmadığı yerde haktan, hukuktan ve onun tezahürü olan devletten söz etmek mümkün mü? Allah, Nisa Suresi'nin 135. ayetinde insanoğluna çok daha ağır bir sorumluluk yüklemektedir: "Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun." Gerçek adalet işte budur. Kendi çıkarına dokunduğunda da hakkı savunabilmek... Yakını haksız olduğunda ona arka çıkmamak... Güçlü karşısında eğilmemek... İşte adaletin sınavı burada başlar. Nahl Suresi'nin 90. ayeti ise adaletin bütün iyiliklerin temeli olduğunu bildirir: "Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınlarına yardım etmeyi emreder. Hayâsızlığı, fenalığı, azgınlığı da yasaklar.”, demek ki adalet yalnızca hukukun değil, ahlakın da temelidir.
İslam Peygamberi Hz. Muhammed(sav), devlet yöneticilerine büyük bir sorumluluk yükleyerek şöyle buyurmuştur: "Devlet otoritesi en büyük hamidir. Haksızlıklarla onun vasıtasıyla mücadele edilir." Devletin en temel görevi vatandaşını korumak ve hakkı teslim etmektir. Devlet gücü bir grubun, bir zümrenin veya bir kişinin çıkarı için kullanıldığında adalet kaybolur, güven sarsılır. Peygamberimizin şu meşhur hadisi ise adaletin ayrım gözetmeyeceğini ortaya koymaktadır: "Eğer Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim." Bu söz, hukuk önünde herkesin eşit olması gerektiğinin tarihteki en güçlü ifadelerinden biridir. Kanunlar zayıflara uygulanıp güçlüler için işlemiyorsa orada adaletten söz edilemez. Hz. Ali'nin asırları aşan sözü bugün de yol göstermektedir: "Devletin dini adalettir." Bir devletin vatandaşlarının dini, dili, mezhebi, görüşü farklı olabilir. Ancak devletin herkese eşit davranması gerekir.

Devleti ayakta tutan şey ideolojik bağlılık değil, adalettir. Tarih boyunca düşünürler de aynı gerçeğe işaret etmişlerdir. Montesquieu, din ile devletin birbirini araçsallaştırmasının hem dini hem adaleti zedeleyebileceğini söylemiş; İmam Gazali de dinin iktidarın aracı haline gelmesinin hem inanca hem adalete zarar vereceğini vurgulamıştır. Makyavelli'nin yöneticilerin korku ve inancı birlikte kullanabileceği yönündeki uyarısı, iktidarın denetlenmediği toplumlarda adaletin nasıl tehlikeye girebileceğini göstermektedir. Oscar Wilde: "Bir toplum yasaları sadece bir kişinin isteğine göre hazırlarsa o toplumda insanlık ve adalet bulamazsınız." diyerek hukukun üstünlüğünün önemini hatırlatmıştır. Ulpianus'un: "Adaletin küçüldüğü ülkelerde güçlü olan artık suçlulardır." tespiti ise günümüzde birçok toplumun yaşadığı acı gerçeği özetlemektedir. Emile Zola'nın: "Bir kişiye karşı yapılmış haksızlık, bütün insanlığa karşı yapılmış haksızlıktır." sözü, adaletsizliğin yalnız mağduru değil tüm toplumu yaraladığını göstermektedir. Adaletin bir başka yönü de zamanında tecelli etmesidir. Orhan Gazi'nin ifade ettiği gibi: "Geciken adalet zulümdür." Çünkü yıllarca süren davalar, cevapsız bırakılan mağduriyetler ve sonuçlandırılmayan hak arayışları toplumun vicdanında derin yaralar açar.
Bugün dünyada yaşanan savaşların, ekonomik krizlerin, yoksulluğun, sömürünün ve toplumsal çatışmaların temelinde adaletsizlik yatmaktadır. Adalet sadece mahkemelerde değil; gelir dağılımında, eğitimde, fırsat eşitliğinde, kamu yönetiminde ve uluslararası ilişkilerde de gereklidir. Konfüçyüs'ün dediği gibi: "Adalet kutup yıldızı gibidir; yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner." Gerçekten de adalet varsa güven vardır, güven varsa huzur vardır, huzur varsa kalkınma vardır.
Şüphesiz ki adalet bir toplumun süsü değil, temelidir. Adalet yoksa hukuk kâğıt üzerinde kalır. Ahlak çöker, devlet zayıflar, millet umudunu kaybeder. Bu nedenle her dönemde, her makamda ve her şartta haykırılması gereken en büyük çağrı: “Adalet, adalet, adalet!”, olmalıdır. Adaletin olmadığı yerde güç, olduğu yerde ise hak konuşur, hak konuştuğu sürece insanlık ayakta kalır.

Hadi ÖNAL/ 17 Haziran 2026 / Elazığ