ADALETİN TERAZİSİ AYNI ÜNİFORMA FARKLI HİKÂYELER

Bir ülkede adaletin varlığı, mahkeme salonlarında yazılan gerekçeli kararlardan çok, o kararlara giden ilk adımda, yani olay yerinde başlar. Çünkü adalet, hâkimin kaleminden önce, kolluğun elinde şekillenir. Ve işte tam bu noktada, bugün toplumun vicdanını ikiye bölen bir çelişkiyle karşı karşıyayız.

Bir yanda “narin” diye anılan bir dosyada yaşanan ihmaller zinciri… Diğer yanda Gülistan Doku dosyasında gördüğümüz titiz, ısrarlı ve sonuç almaya odaklı bir çalışma… Aynı üniforma, aynı teşkilat, aynı devlet; ama iki bambaşka refleks, iki bambaşka sonuç, iki bambaşka güven duygusu.

Bu fark, tesadüfle açıklanamaz.

Bir dosyada delillerin zamanında toplanmaması, olay yerinin gerektiği gibi korunmaması, ilk saatlerin ciddiyetle yönetilmemesi; diğerinde ise adeta ders niteliğinde bir soruşturma yürütülmesi… Bu durum, bireysel başarı ya da başarısızlığın ötesinde, yapısal bir sorunun açık göstergesidir. Çünkü adalet, kişiye göre değişiyorsa, artık adalet olmaktan çıkar.

Ama asıl mesele bundan da derindir.

Gülistan Doku olayı bize yalnızca “iyi bir soruşturma nasıl olur” sorusunun cevabını vermedi; aynı zamanda Türkiye’nin birçok ilinde uzun zamandır hissedilen, fakat çoğu zaman dile getirilmeyen karanlık bir gerçeği de hatırlattı: Yerelde oluşan, bürokrasi içinde kök salmış, ilişkiler ağıyla kendini koruyan ve zamanla hesap vermez bir yapıya dönüşen bir düzen…

Bu yapı, başlangıçta masum bir “kurumsal dayanışma” gibi görünür. Zamanla hatayı örtmeye, sorumluluğu dağıtmaya, gerçeği geciktirmeye başlar. Daha sonra ise suçu perdeleyen, soruşturmayı yönlendiren ve en tehlikelisi, kendini devletin gücüyle koruyan bir mekanizmaya evrilir. Artık ortada sadece bir ihmal yoktur; örgütlü bir koruma refleksi vardır.

Ve bu refleks, adaletin yönünü değiştirir.

Bir dosyada hakikat bütün açıklığıyla ortaya çıkarılırken, başka bir dosyada aynı hakikatin karanlıkta kalması, sadece teknik bir eksiklik değildir. Bu, yerel güç ilişkilerinin, görünmeyen bağların ve denetimsizliğin adli sürece sızdığının göstergesidir. İşte bu yüzden mesele yalnızca “iyi soruşturma – kötü soruşturma” meselesi değildir. Mesele, adaletin standardının olup olmadığı meselesidir.

Adalet, seçilemez.
Adalet, değiştirilemez.
Adalet, kişiye göre uygulanamaz.

Ve tam da bu noktada artık açıkça söylemek gerekir: Mevcut yapı bu yükü taşımıyor.

Bugün kolluk birimleri hem ÖNLEYİCİ hem ADLİ görevleri birlikte yürütmeye çalışıyor. Bu durum, özellikle kritik dosyalarda, adli gerçeğin idari önceliklerle gölgelenmesine neden olabiliyor. Oysa bir cinayet soruşturması, bir kayıp dosyası ya da ağır bir suç incelemesi; rutin bir asayiş görevi değildir. Bu süreçler, bağımsızlık, uzmanlık ve kesintisiz denetim gerektirir.

İşte bu nedenle adli kolluk teşkilatlanması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Çünkü bağımsız bir adli kolluk; yerel ilişkilerden etkilenmez, idari baskılardan arınır ve yalnızca hukuka bağlı çalışır. Çünkü uzmanlaşmış bir yapı; delilin ne olduğunu, nasıl korunacağını ve nasıl anlamlandırılacağını bilir. Çünkü standartlaşmış bir sistem; bir dosyada gösterilen titizliği diğerinde de zorunlu kılar. Ve en önemlisi, hesap verilebilir bir mekanizma; hatayı saklamaz, ortaya çıkarır.

Bugün artık şunu sormak zorundayız: Eğer bir dosyada mükemmele yakın bir soruşturma yürütülebiliyorsa, neden diğerinde yürütülemiyor?

Cevap basit ama ağırdır: Çünkü sistem buna zorlamıyor.

İşte bu yüzden reform, bir tercih değil, bir mecburiyettir. Çünkü adaletin terazisi bir kez şaşarsa, sadece bir dosya kaybedilmez; toplumun devlete olan inancı da kaybolur.

Unutulmamalıdır ki adalet, bazen gecikebilir; ama asla farklı uygulanamaz.
Bir yerde titizlik, başka bir yerde ihmal varsa; orada sorun bireylerde değil, sistemdedir.

Ve o sistem değişmeden, hiçbir dosya gerçekten kapanmaz.