Büyüklerimizin bir duası vardır; ilk işitildiğinde insanın irkilmesine sebep olur:
“Allah derdini arttırsın.”
Bugünün kulakları bu cümleyi beddua sanır. Çünkü biz derdi eksilmesi gereken bir yük, kaçılması gereken bir kusur gibi öğrendik. Oysa bu söz, derdin değil; dertsizliğin felaket olduğuna inananların duasıdır.
Bu konu üzerinde tefekkür ederken yüzyıllar önce bu hususun altını çizen Niyazi-i Mısri.’nin sesini duyar oldum. ‘‘ Derman aradım derdime.Derdim bana derman imiş.’’ … Niyâzî-i Mısrî burada, dert ile dermanı karşı karşıya değil, aynı hakikatin iki yüzü olarak görür. Dert, insanı tüketen bir hâl değil; insanı dönüştüren, arındıran,evrilten ve hakikate yaklaştıran ilâhî bir terbiyedir. Bu yüzden aranan çare, derdin ortadan kalkması değil; derdin mânâsının idrak edilmesidir.
Bir zamanlar yaşlı bir adamla aynı bankta oturmuştum. Sessizdi. Konuşmak istemiyor sandım. Sonra kendi kendine mırıldandı: “Dertsiz adamdan korkarım.” Nedenini sorduğumda başını eğdi: “Dert, insanı Allah’a yaklaştırır. Dertsiz kalan, kapıyı çalmayı unutur.” O gün anladım ki, bazı yükler insanı yere eğmez; secdeye yaklaştırır.
Bugün herkesin ortak duası aynı: Huzur, rahatlık, kolaylık… Kimse derdi istemiyor. Oysa büyükler, derdi bir ceza değil; bir çağrı olarak görürdü. Çünkü insan çoğu zaman bollukta değil, daraldığında uyanır. Kalp, ancak sıkıştığında hakikate kulak verir.
Bir annenin gözyaşında gördüm bu duanın manasını. Evladının imtihanını anlatırken, dudakları titreyerek şunu söyledi: “Rabbim dert verdi ama kapısını da açtı.” İşte mesele tam da burada. Dert, kapıyı kapatmaz; kapıyı tarif eder. Yeter ki insan, derdiyle kime gideceğini bilsin.
Yine bir başka gün, hastane koridorunda bekleyen bir babanın kalbinden dökülenlerden anladım derdin şifasını…Gözleri yorgun, elleri titriyordu. Çocuğu ameliyattaydı. Ne söylediğimi tam olarak hatırlayamıyorum ama o bana dönüp sadece şunu dedi: “Bu dert beni bitirmedi. Beni ben olmaktan çıkardı.” Sonra fısıldadı: “Şimdi ilk defa gerçekten dua ediyorum.”İşte o an anladım: Bazı dualar, rahat günlerde kurulmaz. Bazı cümleler ancak acının içinden çıkar. Büyüklerimizin “Allah derdini arttırsın” derken kastettiği tam da buydu. Dert artsın ki, insan kendinden azalsın. Kendinden azalsın ki, kalbinde Hak’ka yer açılsın.
Hakikat der ki: Dert, kul ile Hak arasında gizli bir lütuftur. Herkesin taşıyabileceği bir emanet değildir. O yüzden bazı yükler seçilerek verilir. Herkes rahatlığa sabreder ama dert, insanın samimiyetini ölçer. Sabır, şükürden sonra değil; acının tam ortasında öğrenilir.
“Allah derdini arttırsın” duası, insanı ezmek için değil; insanı insan etmek içindir. Çünkü dert arttıkça, insanın benliği azalır ve kalpte koca bir boşluk açılır. Ve o boşluk, çoğu zaman Hak ile dolar.
Belki de bugün asıl korkmamız gereken şey, derdin çoğalması değil; hiçbir şeyin içimizi sızlatmaması. Çünkü sızlamayan kalp, uyanmaz. Uyanmayan kalp ise yolunu kaybeder.
Büyükler bu yüzden böyle dua ederdi işte … Çünkü onlar bilirdi:
Dert, insanı yaralamaz; insanı Rabbine götürür,özüne döndürür.
Köyün en eski evlerinden birinde yaşayan Hatice Nine aklıma düşünce yine aynı hisler içimi kapladı. Kapısı hiç kilitlenmezdi Hatice Ninenin “Gelen olur” derdi, “kilit kapıyı değil, kalbi kapatır.” Bir gün yanına uğradığımda, elindeki tespihi yavaşça çekiyor, pencerenin önünde uzun uzun dışarıyı seyrediyordu. Yüzünde ne bir şikâyet vardı ne de bir acele. Sadece derin bir sükût.
“Bir derdin mi var?” diye sordum. Gülümsedi.
“Var evladım,” dedi, “olmaz mı…”
Sonra ekledi, sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi:
“Allah derdimi arttırsın.”
İrkilmiştim. İnsan derdinin artmasını ister mi? O bakışımı fark etti. Tespihi bıraktı, ellerini dizlerine koydu.
“Dertsiz kaldığım zamanlar oldu,” dedi. “İşte o zaman kendimden korktum. Çünkü derdim yokken Rabbimi daha az andığımı fark ettim.”
Bir süre sustuk. Sobanın çıtırtısı araya girdi. Sonra anlatmaya başladı. Evladını genç yaşta toprağa verdiğini biliyordum da, hiç bilmiyormuş gibi usulca onu dinledim yine. Yıllarca o acıyla uyuyup uyandığını söyledi tekrardan… “İlk zamanlar isyan ettim,” dedi. “Sonra baktım ki ağladıkça içim temizleniyor. Meğer o dert beni Allah’a yakın kılıyormuş.”
Hatice Nine için dert, bir yük değildi; bir öğretmendi. Her acı, ona biraz daha haddini hatırlatmıştı. “İnsan,” dedi, “derdiyle küçülür. Küçüldükçe de kalbi büyür.” O yüzden rahat günlerden değil, zor gecelerden söz etti hep. Çünkü ona göre insan, en çok karanlıkta kendini tanıyordu.
Bugün herkes huzurun peşinde. Kimse zor olanı, acıyı, sızıyı istemiyor. Oysa sızı, kalbin hâlâ canlı olduğunun işaretidir. Dert, insanı incitmez; insanı inceltir. Ve incelen insan, artık hayata değil; Rabbine yaslanır.
Hatice Nine’nin duası kulaklarımda hâlâ çınlar:
“Allah derdini arttırsın evladım… Yeter ki derdin seni O’na götürsün.”
O günden beri şunu biliyorum: Bazı insanlar yaşlanmaz, tekâmüle erişir. Ve bazı dualar, kulağa ağır gelse de kalbe şifadır.
Derdimizin derman olması dileğiyle…