(İki yıla yaklaşan bir süre önce (25.11.2024 )“Kevnȋ Âyet-Kutsal Çalgılar” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu defa bir bütünlük içinde, konuyu müziğin bütününe teşmil ederek ele alacağım.)
Müziğin inanç kaynaklı olduğunu hususu,araştırıcıların ve akademisyenlerin, ekseriyetinin,ittifak ettiği bir husustur.
Allah’ın ȃyetleri okunan (Kuran) ve (müşahadeedilebilen) kevnȋ ȃyetler olarak açıklanır. Kevnȋȃyetlerden biri de müziktir. Ahenkli seslerden oluşan müzik kȃinatta vardır. İnsanoğlu, ontolojik acıdan, bu varlığa kendinden bir şey katmamıştır. İnsan müziği kȃinattan/tabiattan alarak; ibda gücüyle işlemiştir.
Dünya üzerinde mevcut olan müziğin yanında bir de bütün olarak kȃinatın müziği vardır. Kȃinattakivarlıkların düzenli/ahenkli hareketleri; duyduğumuz veya duyamadığımız ahenkli/düzenli sesler çıkarır ki kȃinatın müziği budur.
İnsan fıtratı itibarıyla müziğe yatkın bir donanıma sahiptir. Müziksel işitme, ritim duygusu; diyafram, gırtlak ve yutak gibi organlarıyla müzik icra edebilir; beyni, zihni ve bedeniyle çalgı icra edebilir.
İnsan varlık ȃlemindeki sıkıntılarını müzikle dillendirmiş; çıkmazlarını müzikle halletme yoluna gitmiştir. Bu açıdan bakıldığında kökende, “Müzik bir eğlence aracı değildir.” Sevsek de, sevmesek de müzik her yerde vardır ve insan olarak bir şekilde, doğumundan ölümüne kadarki süreçte, müzik sesine maruz kalırız.
Hem önceki yazımda, hem de bu yazıda, insanın “ontolojik olarak müziğe kendinden bir şey katmadığı”ndan söz etmiştim. Ancak donanımı, yeteneği ve ibda kuvveti ile, tabiatta hazır bulduğu müziği ileri noktalara taşıdığını bir defa daha ifade etmiş olayım.
İster Batı müziği, ister Türk müziği olsun; bütün dünya müziklerinin kaynağının inanç olduğu görülür. Cami, Tekke, Kilise, Havra ve diğer bütün mabetler müziklerin neşv-ü nema bulduğu yerlerdir.
Antropolojik araştırmalar, müziğin ȃyin, büyü, şifa ve topluluk bütünleşmesi işlevlerinin birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçtiğini göstermektedir. Bu durum, hem Batı düşüncesinde hem de Türk kültüründe farklı biçimlerde tezahür etmiş, ancak temelde aynı sezgiye (sesin/ritmin insan ile aşkın/ilahi olan arasında bir geçiş kapısı olduğu düşüncesine)dayanmıştır.
Antik Yunan'da bu düşüncenin en sistematik ifadesi Pythagoras'ın “Musica Universalis”(kürelerin/evrenin müziği) kavramında bulunur. Pythagoras'a göre gezegenler yörüngelerinde dönerken, aralarındaki matematiksel oranlara denk gelen sesler/notalar üretir; bu "evren müziği" insan kulağıyla işitilemese de kozmosun ahenginin temelini oluşturur. Çünkü, müziğin en temel unsuru seslerin ahengidir.
Türk müziğinin temeli de “Kamlık” kurumu başta olmak üzere; tekke ve camilere varan inanç kurumlarına dayanır.
Kamın gök, yer ve yer altı ȃlemindeki kutsal yolculuğu “Tüngür” adı verilen davuluyla, dolayısıyla, müzikle olur. Görünmez güçlerle temasta araç olarak kullanılan davul ve kopuz kutsaldır.
Nitekim, bugün Türklerin yaşadığı coğrafyalarda yaşayan geleneğe dayalı, doğal müzikler tanrısal olarak görülür. Höömey, Siğıt gibi “Gırtlak Müziği”, ve “Küy”ler inanç ve felsefe müziği olarak adlandırılır.
Bir Altay müzisyeni yaptığı sesle icranın ve çaldığı müzik aletinin kutsal olduğunu düşünür. Esas itibarıyla bu ikisi Tanrı’yla bütünleşmenin; ruhsal iyileşmenin yoludur. Ney icrasından sonra çalgısını öpen “Derviş”, ve Bağlama icrasından sonra çalgısını öperek göğe kaldıran “Zakir” onu kutsal olarak görür.
Başta ağaç olmak üzere; çalgı yapımında kullanılan deri ve kıl gibi malzemelere kutsallık atfedilmiştir. Nitekim, ağaçtan yapılan kopuzların kutsal sayılmasının kökeni; Türk mitolojisinde ağacın gökyüzü, yeryüzü ve yeraltını birleştiren kutsal bir "Demirkazık" işlevi görmesine dayandırılmıştır.
Türk-İslam kültüründeki müziğin temel konularına eğilen Fârâbî, müziği yalnızca estetik bir uğraş olarak değil, insan ruhunun tedavisinde kullanılabilecek güçlü bir araç olarak ele almıştır.
“Kitâbü'l-Mûsîka'l-Kebîr” adlı eserinde Fârâbî, müziğin psikosomatik iyileşmeye katkı sağladığını, insanın fiziksel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ruhsal iyilik hâlini geliştirip koruyabileceğini ileri sürer.
Bu düşünce, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde darüşşifalarda (özellikle Edirne ve Amasya'daki şifahanelerde) akıl hastalıklarının su sesi ve belirli makamlarla tedavi edilmesi uygulamasına temel oluşturmuştur.
Osmanlı hekimi Şerafeddin Sabuncuoğlutarafından yazılan; ameliyat ve dağlama yöntemlerini anlatan, çığır açıcı bir tıp eseri olan; Türk-İslam tarihinin ilk resimli cerrahi kitabı “Cerrahiyyetü'l-Haniyye” adlı eserde hangi makamın hangi ruh hâline iyi geldiği kayıtlıdır.
Farabi'ye atfedilen makam-duygu eşleştirmesine göre; mesela Rast makamı insana "sefa" (neşe-huzur), Hüseynî makamı "sükûnet", Hicaz makamı ise "tevazu" verir.
İslamiyet'in kabulüyle birlikte Türk müziğinin mistik yanı, tasavvuf musikisi bağlamında en yoğun biçimde kendini göstermiştir. Günümüz müziklerinde, sekülerlik olsa da müziğin başlangıç noktası her zaman ȃyin/ritüel, yani inanç olmuştur.
Vahdet-i Vücûd anlayışına göre, gökteki yıldızlardan yerdeki taşlara kadar evrendeki her varlık, sürekli bir zikir hâlinde Allah'ı tespih eder. İnsan da bu kozmik "devran"a müzik, söz, saz, zikir ve semâ yoluyla katılır. Necdet Çağıl'ın "Kutsal Metinler ve Müzik" başlıklı çalışması da benzer bir tespit ortaya koyar: Müzik, fıtrî kökenli olup dinî ve tasavvufî anlamda "gönülleri ram eden sihirli gücü" ile kutsal metinlerin ilahî yapısıyla birleştiğinde daha da etkileyici hâle gelmiştir.
Bu geleneğin en somut ve dünyaca tanınan ifadesi Mevlevi semâ ayininde görülür.
Semâ töreninde kullanılan ney, "yaratılışın sembolü olan aşkın ses hâli" olarak kabul edilirken, kudüm de ney kadar kutsal sayılır; kudümün ilk vuruşu "ol" emrinin, neyin üflenişi ise İsrafil'in sûrüflemesinin sembolik anlatımıdır. Semazenin 360 derecelik dönüşleri elektronların, gezegenlerin ve evrenin sürekli hareketini; kıyafetlerinin sadeliği ise ölümlü dünyanın geçiciliğini simgeler. Mevlevi âyin-i şerif bestelerinin Türk musikisinin en büyük ve en itibarlı formu olarak görülmesi, bu müziğin dinî-tasavvufî sembolizmle inşa edilen müthiş bir kompozisyon olduğunu gösterir.
“Devir” ve “Devran” hususunu “Küy” adı verilen “Sözsüz” eserlerde; “Semah” ve “Âyin-i Şerif”lerde görürüz.
Hele Buhurizade Mustafa Itrî Efendi’nin bir “Segȃh Tekbir”i vardır ki; cami ve tekkelerde cemaati kozmik yolculuğa çıkaran ve adeta arşa yüktselten müthiş bir “Şaheser”dir.
Ayrıca, bölümlü “Halay”ların ezgi ve hareketlerinde kȃinatın katmanları anlatılır. Buna en güzel örnek “Harput Ağır Halayı”dır.
Antropolojik çalışmalar, farklı kültürlerde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkan bu inanışların rastlantısal olmadığını, insan doğasının evrensel bir yönünü yansıttığını öne sürer. Anlayış şudur: “Müzik insanlığa Allah’ın bahşettiği en güzelarmağanlarından biri”dir.
Her kültür bu evrensel eğilimi kendi kozmoloji ve inanç sistemi içinde farklı biçimlerde somutlaştırmıştır.
Eski Türklerde kam davulu, semâ töreninde ney, Pythagorasçı düşüncede gezegenlerin sesi; işitilebilir sesin işitilemez/aşkın bir gerçekliğe açılan bir kapı olduğu ortak sezgisini paylaşır.
Müziğin kutsallığı kavramı hem evrensel bir antropolojik olgu hem de her kültürün kendine özgü kozmolojik ve inanç çerçevesiyle şekillenen özgün bir tezahürdür.
Türk kültüründe bu kutsallık, Gök Tanrı inancından kamlık geleneğine, oradan İslam tasavvufunun “Vahdet-i Vücûd” anlayışına ve Mevlevȋ semâ ayiniyle Âlevȋ semahına kadar,süreklilik gösteren zengin bir geleneğin, kesintisiz bir göstergesidir.
Hasılı “Müzik Allah’ın kevn-ȋ ȃyetidir”vesselam…
Esen kalınız…