Âhir bir gün ölürsün ölüm vardır bilirsin
Kamulardan ayrılıp varıp sinde yatdın tut
Bu söz, insanın kaçamadığı ama sürekli ertelediği hakikati yalın biçimde önüne koyar. Ölüm vardır; bunu biliriz. Üstelik bu bilgiye yabancı da değiliz. Sık sık duyar, söyler, başkalarına hatırlatırız. Yine de ölüm, bildiğimiz hâlde hayatımıza yön vermez. Zihinde duran bir gerçek olarak kalır; davranışlarımızın merkezine yerleşmez.
Musalla taşına konan bedenlerin karşısında saf tutarız. Ellerimiz bağlıdır, bakışlarımız öne sabitlenmiştir. Kimi zaman bir dostun, kimi zaman bir akrabanın, kimi zaman da adını hiç bilmediğimiz birinin ardından dururuz. O anda herkes aynı çizgide durur. Yaşlar, unvanlar, hesaplar geçici olarak anlamını yitirir. Hayat, kısa bir süreliğine durur.
Namaz biter. Saf bozulur. Kalabalık yavaş yavaş çözülür. Ayak sesleri avluyu doldururken hayat yeniden hareket kazanır. Birkaç dakika önce önünde durduğumuz hakikat, arkamızda kalır. Herkes kendi yoluna gider; ölüm, musalla taşının üzerinde bırakılır. Günlük telaş, bu kısa karşılaşmanın üzerini hızla örter.
Cenaze, bizde yalnızca bir tören değildir. Omuzlarda taşınan, sadece bir beden değildir. O ağırlık, bir insanın hayatından çok, geride kalanların yüzleşmek istemediği sona işaret eder. Tabut, tek bir kişiyi değil; herkesin er ya da geç varacağı yeri hatırlatır. Musalla taşı, konuşmaz ama açık bir şey söyler: Bu yol, herkes içindir.
Bir cenazeye katıldığımızda önce kalabalıkla karşılaşırız. Fısıltılar, dualar, yarım kalan cümleler dolaşır ortalıkta. İnsanlar konuşur; fakat söylenenlerin çoğu kalıcı değildir. Tabutun üzerindeki yazılar gözlerimize ilişir. Anlamları zihnimizden geçer ama kalbimize yerleşmeden dağılır. İçimizde kısa bir ürperti olur. Ölüm, kendini hissettirir. Fakat bu his, törenle sınırlı kalır. Merasim biter, herkes dağılır; ölüm de orada bırakılır.
Hepimiz sona doğru yürüdüğümüzü biliriz. Buna rağmen kendimizi bu yürüyüşün dışında tutarız. Cenazelerin ibret olduğunu söyleriz ama bu ibret, hayatımıza nadiren karışır. Alışkanlıklarımızı sürdürür, tutkularımızdan vazgeçmeyiz. Yanlışlarımızı gerekçelerle örter, ertelemeyi tercih ederiz. Sonra bir cenazenin başında, kısa bir süreliğine başka biri oluruz.
Oysa musalla taşı, uzun açıklamalara ihtiyaç duymaz. Üzerine bırakılan her tabut, insana kendi yerini gösterir. Toprağa indirilen her beden, uğruna verilen mücadelenin ne kadar geçici olduğunu sessizce hatırlatır. Hayat boyunca büyüttüğümüz meseleler, mezar başında küçülür. Önem verdiğimiz pek çok şey, orada anlamını kaybeder.
İnsan ölümü sıraya koymak ister. Önce yaşı gelen gitsin, gençler kalsın diye düşünür. Hayat bu beklentiye uymaz. Ölüm, yaşa da zamana da bakmaz. Vakti gelenin omzuna dokunur ve onu sessizce alır.
Cenazeler bize şunu gösterir: Hayat, sanıldığı kadar uzun bir yol değildir. Asıl uzun olan, insanın kendini oyalama biçimidir. Bu gerçeğin en açık hâli, musalla taşında yatan bir bedenin ardından kalan sessizlikte durur.
Büyük şehirlerde bu sessizlik kalabalıkla örtülür. Cenazeler bazen bir cemaatle, bazen bir çevreyle büyür. Sokaklar dolar, omuzlar sıklaşır. Kalabalık, geride kalanlara kısa bir teselli verir. Yalnızlık bir süreliğine ertelenir. Ama tabut toprağa indirildiğinde ve insanlar dağıldığında, geriye çoğu zaman tek bir cümle kalır: “Kalabalıktı.” Ardından, herkesin kendi payına düşen boşluk.
Bazen de adını uzaktan bildiğiniz birinin, bir ünlünün cenazesine denk gelirsiniz. Orada yas, sadece siyah bir elbise değildir. İnsanlar adımlarına, duruşlarına, bakışlarına dikkat eder. Kravat düğümleri düzeltilir, ceketler sessizce toparlanır. Kimse yüksek sesle konuşmaz; fakat herkes nasıl görünmesi gerektiğinin farkındadır. Ortam, fark edilmeden kurulmuş bir düzen gibidir. Kimse rol yaptığını düşünmez ama bu düzen, insanı kendiliğinden o role sokar.
Bu kalabalık ve bu titizlik gerçeği değiştirmez. Ölüm, insanın kim olduğuna bakmaz. Geldiği yeri de gittiği yeri de aynı sessizlikle karşılar. İnsan, kalabalığın ortasında bile kendi yalnızlığıyla baş başa kalır. Yan yana duran bedenler bu yalnızlığı azaltmaz; bazen daha da belirgin hâle getirir.
Televizyon kameraları ortaya çıktığında hava değişir. Bu kez alanı dolduran şey, yasın ağırlığı değil; soğuk, beyaz bir ışıktır. Kameramanlar ölçülü adımlarla yerleşir, mikrofonlar havaya uzatılır. Hoparlörden yayılan boğuk ses, makinelerin uğultusuna karışır. Bazıları öne doğru yaklaşır; kadraja girmek, kendine düşen bir pay gibi görülür. Omuzlar biraz daha dikleşir, yüzler toparlanır, bakışlar sertleşir. Ölüm, arka plana itilir.
Musalla taşındaki tabut, bütün bu hareketin ortasında sessiz bir noktaya dönüşür. Etrafında dönen kalabalık yer değiştirir, yüzler farklı açılardan görünür. Gözlüklerin arkasındaki bakışlar donuktur. İnsan, bu bakışların ne hissettiğini anlamakta zorlanır. Parfümler birbirine karışır; ağır olan da vardır, hafif olan da. Bu karmaşanın içinde ölüm silikleşir. Görünür olan, ölümün kendisi değil; onun etrafında kurulan gösteridir.
İmam konuşmaya başladığında ses tonu ile kelimelerin düzeni tanıdık bir akış oluşturur. Kısa bir sessizlik olur, ardından bilinen cümleler gelir: “İyi bir insandı, çalışkandı, yardımseverdi…” Sözler art arda dizilir; ölüye düzgün bir çerçeve çizilmeye çalışılır. Dinleyen insanın zihnine istemeden bir soru düşer: Bu anlatılanlar gerçekten bu kişiye mi aittir, yoksa her cenazede kullanılan hazır ifadeler midir?
İşte tam da burada tuhaflık belirginleşir. Ölümle karşılaşan insan ya susmayı seçer ya da kalabalığın akışına kapılır. Çoğu zaman başımızı öne eğer, gözlerimizi olması gerekenden biraz daha uzun kapatırız. Cenaze, olması gereken bir yüzleşmeden çok, bastırdığımız duyguları yanımıza alıp kısa süreliğine durduğumuz bir yer hâline gelir.
Tabut yavaşça taşınır. Kalabalık usulca aralanır. Ölüm oradadır; sessiz, dokunulmaz ve bütün açıklığıyla gerçektir. Buna rağmen geride kalanların çoğu kendi içine dönmek yerine yüzünü kalabalığa çevirir. O an insan şunu fark eder: Gerçek veda sözle olmaz, gürültüyle hiç olmaz; sessizlikle olur.
Tabut uzaklaştıkça kalabalık çözülür gibi görünür ama hemen dağılmaz. İnsanlar bir süre oldukları yerde kalır, sonra ağır adımlarla yürümeye başlar. Gökyüzü sanki bir anlığına yük taşır. Mezarlığın taşları soğuktur; söylenmemiş cümleler gibi. İlk kürek sesi duyulduğunda, insanın içinde tarif edemediği bir boşluk belirir. Toprağın metalle buluştuğu o sert ses, göğsün içinde yankılanır. Artık geri dönüş yoktur.
İşte o an anlaşılır: Ölüm yalnızca bir son değildir; insanın kendisiyle baş başa kaldığı en çıplak andır. Kalabalığın kenarında, elinizde buruşturulmuş bir mendille dururken, kısa bir anlığına rol yapmayı unutursunuz. Ne söylenecek bir söz kalır ne de saklanacak bir yer.
Söze Koca Yunus’la başlamıştık; sonu da onunla getirmek gerekir. Çünkü onun söylediği, yüzyıllar geçse de eskimez:
Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz
Yunus öldü sala verirler
Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez
Yunus’un işaret ettiği yer, bedenin değil, hâlin meselesidir. Kimin gerçekten âşık olduğu, kimin bu yolun neresinde durduğu bizim bilgimizin dışında kalır. Ancak âşıkların izinden yürüdüğünü söyleyenler için bir umut vardır. Çünkü bu yol, sözle değil; yaşantıyla belli olur.
Sahi, âşık olan kimdir?