AYNA MI, BİZ Mİ?

Geçenlerde birkaç dostla uzun zamandır yapamadığımız bir sohbetin etrafında toplandık. Söz, her zamanki gibi memleket meselelerinden açıldı. Hayat pahalılığından, eğitimden, sağlıktan, çocukların geleceğinden, hızla akan hayattan konuştuk. Herkesin anlatacak bir hikâyesi, paylaşacak bir sıkıntısı vardı. Fakat sohbet uzadıkça fark ettim ki farklı görünen bütün cümleler aynı kapıya çıkıyordu: Çocuklara…

Daha doğrusu gençlere…


Trafikte araç kullanan gençlerden, telefonlarından başlarını kaldırmayanlara; aile içindeki iletişimden eğlence anlayışlarına kadar birçok örnek sıralandı. Masadaki herkes kendi yaşadığını anlatıyor, kendi penceresinden haklı görünüyordu. Bir arkadaşım, “Eskiden eve geldiğimde oğlum kapıda beni beklerdi. Şimdi odasının kapısını çalmadan içeri giremiyorum.” dedi. Bir başkası, “Biz de kızımızla aynı evde yaşıyoruz ama bazen günlerce doğru dürüst konuşamıyoruz.” diye ekledi. Masaya kısa bir sessizlik çöktü. Sonra içlerinden biri, sanki hepimizin yerine konuşuyormuş gibi, “Aynı evde yaşıyoruz ama aynı zamanda yaşamıyoruz.” dedi. Bir diğeri ise, “Ergenlik diye bir şey çıkarmışlar; bizim zamanımızda böyle bir şey yoktu. Sanki yeni bir hastalık gibi…” diye söylendi.


Kimse itiraz etmedi. Çünkü o cümlelerde herkes kendinden bir parça buluyordu. Aslında herkesin bir derdi vardı; sadece dertlerin dile geliş biçimi farklıydı. Tam da bu noktada eski bir beytin söylediği gibi:
Kaddi yâri kimi vav okur, kimi elif;
Cümlenin maksudu bir ama rivayet muhtelif.
Gerçekten de masadaki herkes başka bir örnek anlatıyor, başka bir pencereden bakıyordu. Fakat varmaya çalıştıkları yer aynıydı. Sanki hepimiz gençleri konuşuyor gibiydik; oysa belki de farkında olmadan kendi çocukluğumuzu, kendi anne babamızı ve geride bıraktığımız zamanı konuşuyorduk.


Fakat ben o sessizliğin içinde başka bir sorunun dolaştığını hissediyordum. Gerçekten gençlerden mi söz ediyorduk? Yoksa farkında olmadan kendi gençliğimizi, kendi çocukluğumuzu ve geride bıraktığımız zamanı mı konuşuyorduk? Bir an çocukluğum gözümün önünden geçti. Biz gençken büyüklerimiz bizden memnun muydu? Babalarımız, annelerimiz, öğretmenlerimiz bizim hakkımızda hep güzel şeyler mi söylüyordu? Yoksa onlar da kendi dost meclislerinde, “Bu çocuklar eskisi gibi değil.” diye hayıflanıyorlar mıydı? Belki de her kuşak aynı cümleleri yeniden kuruyordu. Çünkü zamanın ruhu sürekli yenileniyor, insanlar ise çoğu zaman çocukluklarının ölçülerini değiştirmeden yaşamaya devam ediyordu.
Eve dönerken bu düşünceler peşimi bırakmadı. İnsan bazen başkasının kurduğu bir cümlede, yıllardır zihninin bir köşesinde bekleyen bir soruyla karşılaşır. O akşam bana olan buydu.
Ertesi gün metroya binişim okul çıkış saatine denk gelmişti. Kalabalığın içinde gözüm yine gençlere takıldı. Kimi arkadaşına bir sorunun çözümünü anlatıyor, kimi aceleyle cebinde çıkardığı telefonunun klavyesinin üzerinde parmaklarıyla inanılmaz bir hızla ilerlerken bir yandan da arkadaşına bir şeyler anlatıyor, kimi sınav kaygısından söz ediyordu. Bir grup ülkenin gündemini tartışıyor, aralarında bayraktan, Atatürk'ten ve vatandan söz edenler oluyordu. Kimisi yüksek sesle gülüyor, kimisi sessizce kitap okuyordu. Onları izlerken dost meclisinde konuşulanlarla gördüklerim arasında büyük bir mesafe olduğunu fark ettim. Elbette kusurları vardı; tıpkı bizim olduğu gibi. Fakat onları yalnızca birkaç olumsuz örnek üzerinden tanımlamak, koskoca bir kuşağa haksızlık etmekti. Belki de mesele çocuklar değildi. Belki mesele, bizim hâlâ kendi çocukluğumuzun penceresinden bugünü seyrediyor olmamızdı.


Eve girince doğruca kitaplığın önünde durdum. Elim hiç düşünmeden İvan Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanına uzandı. Yıllardır aynı rafta duran kitabı elime aldım. Sayfalarını çevirmeden uzun süre kapağına baktım. Bazı kitaplar okunmak için değil, insanın kendini yeniden tanıması için bekler. Bu kitap da benim için onlardan biriydi.


Romanı ilk okuduğum yıllarda bana yalnızca babalarla oğulların çatışmasını anlatıyordu. Yıllar sonra aynı satırlara döndüğümde bambaşka bir şey gördüm. Turgenyev aslında iki kuşağın kavgasını değil, birbirlerinin zamanını anlamakta neden zorlandıklarını anlatıyordu. Her kuşak kendi çağının çocuğuydu. Hiç kimse, kendinden sonra geleni kendi çocukluğunun terazisinde tartamazdı. O an şunu düşündüm: Belki de insan, karşısındakini yargıladığını sanırken çoğu zaman kendi gençliğine duyduğu özlemi konuşuyordu. Kitabı kapattım. Roman aynı romandı; fakat satırların arasından bana bakan kişi artık yıllar önceki ben değildim. İnsan aynı kitabı iki kez okumuyor; ikinci okuyuşunda aslında kendisini okuyor.
Ömrümün büyük bölümü sınıflarda geçti. Binlerce öğrencinin gözlerine baktım. Her kuşak bir öncekinden farklıydı ama hiçbirinin sevgisi eksik değildi. Bir gün koridorda öğrencilerimin konuşmalarını dinlerken kullandıkları bazı kelimeleri anlamadığımı fark ettim. İçimden, “Bizim zamanımızda böyle konuşulmazdı.” diye geçirdim. Tam o anda yıllar geriye aktı. Bir büyüğümün sesi kulaklarımda yankılandı: “Sizin diliniz de başka oldu.” O gün onu anlamamıştım. Yıllar sonra aynı cümleyi kendi öğrencilerim için kurarken, kendi sesimin içinde büyüğümün sesini duydum. İnsan galiba en çok o zaman yaş aldığını anlıyor. Çünkü yaş almak, yalnızca saçlara düşen ak değildir; zamanın akışını hâlâ kendi çocukluğumuzun ölçüleriyle değerlendirmeye çalışmaktır.


O gün kendime başka bir soru sordum: Biz çocukları mı anlamıyorduk, yoksa kendi zamanımızdan uzaklaştığımızı kabul etmekte mi zorlanıyorduk?


Şimdi dönüp dost meclisini yeniden düşünüyorum. Hepimiz çocuklardan söz ettiğimizi sanıyorduk. Oysa farkında olmadan kendi anne babamızı, kendi gençliğimizi, kaybettiğimiz zamanı ve usul usul bizden uzaklaşan yılları konuşuyorduk. Belki de çocuklar çağın akışına bizden daha kolay uyum sağlıyordu. Zorlanan onlar değildi; kendi zamanını geride bırakmak istemeyen bizdik. Çocuklar geleceğe yürüyordu, biz ise zaman zaman dönüp geçmişe bakıyorduk. Oysa hayat ne geçmişte bekliyordu ne de gelecekte. Hayat, tam önümüzde akıp gidiyordu.


Eve dönerken aklımda artık tek bir soru değil, tek bir yüz vardı. O yüz ne çocuklarımdı ne öğrencilerimdi. Aynada bana bakan kendi yüzümdü. İşte o zaman anladım ki belki de yıllardır çocukları anlamaya çalışmıyorduk; kendi yaş aldığımız gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyorduk. Ayna hiçbir zaman yalan söylemez. Bazen yanıltan, aynaya bakan gözlerimiz olur.