AYNA

Sevgili Dostlar; Merhaba. Yaşım itibarı ile, güzel ülkemizin tarihindeki önemli sayılabilecek dönemine şahitlik ettim. Ortaokul-Lise dönemlerinden beri ülke meseleleri ile hemhal oldum. Yaptığım her işte Allah’ın rızasını kazanmak ve ülkeme, milletime faydalı olmak için didindim durdum. Çok şükür ki kendi hayat muhasebemi yaptığımda artılarımın eksi olandan daha fazla olduğunu müşahede ediyorum. Bu arada ülke insanımızı da sürekli olarak gözlemliyorum. Lafa geldiğinde uçuyoruz, kaçıyoruz. Ama hali melalimize baktığımızda kendi kendime soruyorum. Allah aşkına madem ki bu kadar iyi durumdayız, öyleyse bizi kim dövüyor? Cevabı hazır. Dış Güçler. Ne dış güçlermiş arkadaş. On yıldır bozuk ekonomimizi düzeltmek için bir dolu dahi insanlar göreve geliyorlar. Tık yok. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar uzun süren bir ekonomik kriz olmuyor. Düşündüm taşındım.

Her olumsuzlukta bir sorumlu bulmakta zorlanmıyoruz. Ekonomi bozulursa hükümetleri suçluyoruz. Siyaset tıkanırsa partileri. Eğitim gerilirse sistemi. Dış politikada sorun yaşarsak yabancı ülkeleri. Bazen Amerika’yı, bazen Avrupa’yı, bazen küresel sermayeyi, bazen de görünmeyen dış güçleri. Elbette bunların her birinin payı olabilir. Ancak çoğu zaman sormaktan kaçındığımız daha zor bir sor vardır: Acaba ülke olarak yaşadığımız sorunların ne kadarı bize ait? Çünkü toplumlar gökten inmezler. Devletler de başka bir gezegenden gelmez. Bir ülke, onu oluşturan milyonlarca insanın karakterinin, alışkanlıklarının ve değerlerinin büyütülmüş halidir. Bu nedenle ülkemizin ekonomisini, siyasetini, hukuk sistemini ve uluslararası itibarını anlamak için Başkent’e değil, evlerimizin içine bakmamız gerekebilir. Çünkü devlet dediğimiz yapı çoğu zaman toplumun aynadaki yansımasından başka bir şey değildir.

Vatandaş ne ise devlet odur. Biz çoğu zaman devleti kendimizden ayrı bir organizma gibi görürüz. Oysa devlet dediğimiz organizmanın tuğlaları insanlardan oluşur. Siyasetçiler bu toplumun içinden çıkar. Bürokratlar bu toplumun içinden çıkar. İş insanları bu toplumun içinden çıkar. Gazeteciler, Akademisyenler, öğretmenler, hakimler savcılar, diplomatlar, generaller ve istihbaratçılar bu toplumun içinden çıkar. Onlar Mars’tan gelmezler. Hepsi bizim yetiştirdiğimiz insanlardır. Bizim değerlerimizin ürünleridir. Bizim eğitim sistemimizin sonucudur. Bizim kültürümüzün yansımasıdır. Bu nedenle toplum ile devlet arasına kalın duvarlar örmek çoğu zaman gerçekleri görmemizi engeller.

Aslında mesele son derece basittir: Vatandaş ne ise devlet odur. Bir toplumda insanlar günlük hayatlarında kurallara saygı göstermiyorsa kurumların kusursuz işlemesini beklemek ham bir hayaldir. İnsanlar kendi çıkarları için kuralları esnetmeyi doğal görüyorsa kamu yönetiminde de benzer davranışların ortaya çıkmasından daha doğal bir şey olamaz. Torpil isteyenle torpil yapan aynı kültürün ürünüdür. Rüşvet verenle rüşvet alan aynı zihniyet ikliminde yetişmiştir. Vergi kaçıranla kamu kaynaklarını hoyratça kullananlar, birbirinden farklı dünyaların insanları değildirler.

Bu yüzden yalnızca devleti eleştirip toplumu aklamak kolaydır ama doğru değildir. Çünkü devlet, toplumun büyütülmüş halidir. Yarının Türkiye2si bugün evlerde yetişiyor. Bugün yetiştirdiğimiz çocuklar yarının Türkiye’sini yönetecekler. Onlar geleceğin iş insanları, diplomatları, silahlı kuvvetlerin komutanları, istihbarat teşkilatının yöneticileri, hakimleri ve savcıları, öğretmenleri, bakanları olacaklar. Belki de cumhurbaşkanları olacaklar. Bu nedenle Türkiye’nin geleceğinin sadece Meclis’te, bakanlıklarda veya şirket merkezlerinde şekilleneceğini beklemek doğru değildir. Gelecek bizim evlerimizde şekilleniyor.

Çocuğuna dürüstlüğü öğretemeyen bir toplum yarın dürüst yöneticiler bekleyemez. Sorumluluk duygusunu aşılayamayan bir toplum güçlü kurumlar kuramaz. Çalışmadan kazanmayı normalleştiren bir kültür sürdürülebilir refah üretemez. Adaleti önce evde yaşatamayan bir toplum ülke çapında adalet üretmekte zorlanır. Saygıyı aile içinde öğretemeyen bir toplum kamusal hayatta nezaket bekleyemez. Çünkü insan değişmeden kurumlar da tam anlamıyla değişemez. Evde nasılsak dışarıda da oyuz.

Evinde dürüst olmayan bir insanın iş hayatında dürüst kalması zordur. Evinde verdiği sözü tutmayan birinin ticarette güvenilir olması kolay değildir. Evinde hesap vermeyenlerin yönettiği kurumlarda şeffaflık beklenemez. Evinde kuralları yalnızca başkaları için isteyenler trafikte de, vergide de, kamu düzeninde de aynı davranışı sürdürür. Evde sürekli kavga eden bir toplumun siyasette uzlaşma kültürü üretmesi kolay değildir. Evinde çevresine saygı göstermeyenin şehirlerine saygı göstermeleri beklenemez. Evinde israf edenler bütçe disiplininden söz edemez. Evinde liyakati önemsemeyenler iş hayatında da torpili normal görür. Çünkü karakter bölünemez.

İnsan evde başka, işte başka, kamuda başka birisi olamaz. Toplumlar için de durum farklı değildir. Evinizin önünü süpürmüyorsanız…… Eski bir söz vardır: ‘’ Kapısının önünü süpürmeyen mahalleyi temizleyemez.’’ Evinizin önünü süpürmüyorsanız sokağınız kirlenir. Şehriniz kirlenirse ülkeniz kirlenir. Bu sadece temizlik de böyledir. Yere attığınız çöp… Trafikte gösterdiğiniz sabır… Vergi ödeme konusundaki hassasiyetiniz.. Kamusal mala verdiğiniz değer, komşunuza davranışınız. Bunların hepsi ülkenin görünmeyen karakter karnesidir. Temiz sokaklar önce belediyelerde değil, insanların zihninde başlar. Temiz toplumlar da önce kanunlarda değil, vicdanlarda başlar.

Sohbetimizin başında On yıldır düzeltemediğimiz ekonomimizden ve hayat pahalılığından bahsetmiştim. Ben ekonomimizin düzelmesi için de bir karakter ortaya koymamız gerektiğine inanıyorum. Ekonomi sadece para meselesi değildir. Aynı zamanda ahlak meselesidir, güven meselesidir ve karakter meselesidir. Bir ülkede insanlar birbirine güvenmiyorsa yatırım maliyetleri yükselir ve gerek yerli ve gerekse yabancı yatırımcıyı yeni yatırım için harekete geçiremezsiniz. Sözleşmelerin uygulanacağına inanılmazsa sermaye ülkeye gelmez, ürker. Bugün yaşanan pratiğimiz budur.

Vergi kaçırmak zeka göstergesi sayılıyorsa kamu hizmetleri zayıflar. Kısa yoldan köşe dönmek, çalışmaktan daha değerli görülüyorsa üretim kültürü zarar görür. Japonya’nın bugünkü başarısının arkasında yalnızca sanayi yoktur. Asıl fark, milyonlarca insanın günlük hayatta tekrar ettiği güven, disiplin ve sorumluluk kültürüdür. Refah önce fabrikalarda değil, karakterde üretilir. Bu mesele yalnızca ekonomi veya ahlak meselesi değildir, aynı zamanda güvenlik meselesidir. Her insanın sınırları vardır, ilkeleri vardır, koruduğu değerleri vardır. Kendi hayatında sınır koyamayan, değerlerini koruyamayan, doğru ile yanlış arasında çizgi çekemeyen bireylerin oluşturduğu toplumlar zamanla ortak değerlerini de kaybetmeye başlar. Ulusal güvenlik aslında bunun büyütülmüş halidir. Kendi kimliğine sahip çıkamayan toplumlar ülkelerine sahip çıkmakta zorlanır, kurumlarına güvenmeyen toplumlar devletlerine de güvenemez.

Ortak değerlerini koruyamayan toplumlar sınırlarını korumakta da zorlanırlar. Çünkü güvenlik yalnızca tankla, topla, füzeyle sağlanmaz. Güvenlik önce karakterle başlar. Önce ailede, sonra okulda, sonra toplumda, sonra devlette. Devlet toplumun büyütülmüş halidir. Devletlerin davranışları ile insanların davranışları arasında sanıldığından çok daha fazla benzerlik vardır. Kendine güvenmeyen insanlar nasıl sürekli başkalarından şüphe duyarlarsa, kendine güvenmeyen devletler de sürekli tehdit algısıyla hareket ederler. Verdiği sözü tutmayan insanlar nasıl güven kaybederse, verdiği sözü tutmayan devletler de itibar kaybederler. Kendi çıkarlarını koruyamayan bireyler nasıl başkalarının yönlendirmesine açık hale gelirse, ulusal çıkarlarını koruyamayan devletler de dış etkilere açık hale gelirler.

Kendi evinde düzen kuramayan bir insanın iş hayatında başarılı olması ne kadar zorsa, iç düzenini sağlayamayan bir ülkenin dışarıda güçlü olması da o kadar zordur. Bu nedenle devletleri anlamak için bazen saraylara değil, insanların günlük hayatlarına bakmak gerekir. Dış politika da evde başlar. Uluslararası ilişkide güvenilirliğin kurumsallaşmış biçimidir. Sözünde duran insanların itibarı nasıl yükseliyorsa, sözünde duran devletlerin itibarı da yükselir. Güven vermeyen insanların çevresinde sağlam dostluklar oluşmadığı gibi, güven vermeyen devletlerin çevresinde de kalıcı ittifaklar oluşmaz. Kendi içinde birlik kuramayan ülkeler dışarıda da etkili olmakta zorlanır. Kendi vatandaşına güven vermeyen devletler yabancı yatırımcıya da güven veremez. Dışarıda güçlü görünmenin yolu içeride güçlü olmaktan geçer.

AYNAYA bakma cesareti. Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden birisi aynaya bakma cesaretidir. Başkalarını suçlamadan önce kendimize bakabilmek. Devleti eleştirmeden önce vatandaşlığı sorgulayabilmek. Siyaseti değiştirmek istemeden önce davranışlarımızı değiştirebilmek. Belki de Türkiye’nin geleceği ile ilgili sorulması gereken en önemli soru şudur: Nasıl bir Türkiye istiyoruz? Ama bundan daha önemli olan ikinci soru şudur: Nasıl insanlar olmak istiyoruz? Çünkü Türkiye’nin geleceği önce evlerimizde şekillenecek, sonra sokaklara taşacak, sonra kurumlara yansıyacak, sonra dünyaya.

Evinde dürüst olmayan kişilerden oluşmuş bir toplumun devletinden dürüstlük beklemesi, evinin önünü süpürmeyen bir insanın temiz bir şehir istemesine benzer.

İstemek hakkıdır. Ama kalıcı çözüm önce aynaya bakmakla başlar. Bir millet yükselmek istiyorsa önce aynaya bakmayı öğrenmelidir. Ve o ayna çoğu zaman dış dünyada değil, kendi evimizin içindedir. Çünkü değişmeyen gerçek şudur:

Vatandaş neyse devlet odur. Devlet neyse dünyadaki itibarı da odur.

AYNA DÜZELMEDEN GÖRÜNTÜ DÜZELMEZ.

Sağlıcakla kalın.