BELLEĞİN YANGININDAN KALANLAR
“KÜL ROMANI”
İhsan Tarakçı’nın ilk romanı Akasya Çiçeği’nin üzerinden geçen üç yıllık süre, yazarın anlatı dünyasında yalnızca zamansal bir ilerlemeyi değil, aynı zamanda teknik ve anlamsal bir derinleşmeyi de birlikte getirdi. Yeni romanı Kül ise, 1970’li yılların Elâzığ’ını yalnızca bir dekor, bir arka plan olarak kullanmak yerine; onu anlatının başat bir bileşeni, tıpkı yaşayan ve soluyan bir kişiliği biçimine getiriyor. Sanat yergilerinin en eski tartışmalarından biri olan “gerçeklik ve kurgu” dengesi, Tarakçı’nın kaleminde “muhayyile”nin imbiğinden geçerek, “düşü yaşar biçime sokan” bir yaşam sıcaklığına bürünüyor.
Siyasi Atmosfer ve Kentin Yüzü
Elime geçer geçmez okuduğum sarsıcı roman, 1975 yılının yakıcı yazına ve o dönemin Türkiye’sini kuşatan ağır siyasal gerginliklere odaklanarak başlıyor. Tarakçı, toplumsal görünümü Saray Sineması, Doktor Jivago, Nâzım Hikmet ve Şeyh Bedrettin gibi kültürel imgelerle somutlaştırırken, kenti yalnızca bir mekân değil, düşünce ve korku üreten bir iklim olarak resmediyor. Romanın açılışındaki sinema çıkışı sahnesi, bu atmosferin ilk habercisidir. Kalabalığın dağılışıyla Adnan’ın içine çöken “tuhaf yalnızlık”, dış dünyanın sessizliğiyle birleşir. Elindeki kitabın kapağından yükselen “eşitlik, adalet, ortaklık” sözcükleri, bir ülkünün parıltısından çok, Adnan’ın omuzlarına binen “bir devrin ağır yükü” gibidir.
Ancak burada bir parantez açmak gerekir: Dönemin kutuplaşmış yapısını “siyah ve beyaz” netliğiyle ortaya koyma çabası, yer yer romanın estetik dokusunu zorlamaktadır. Muhafazakâr bir aileden gelen Adnan ile demokrat bir çevrede yetişen Nuray arasındaki ideolojik ayrışmalardan söz eden metinler; kimi zaman kişiliklerin özgün bireyselliklerini gölgeleyip onları birer “temsilci figür”e dönüştürme riski taşımakta. Romandaki güçlü tekniğin kimi yerlerde zayıflaması, Kül’ün bu tipolojik eşleşmelerinde ortaya çıkıyor. Ancak Kül bir olay romanından çok bir düşünce romanı. Bu nedenle Tarakçı, bu riski kişiliklerin iç dünyasına açtığı pencerelerle dengelemeye çalışıyor.
İç ve Dış Gerçekliğin Çatışması
Romanın iskeleti, insanın dış gerçekle ve kendi kendisiyle girdiği o amansız çatışma üzerine kurulu. Adnan kişiliği, “akıl ile gönül arasında sıkışmış, siyasal bir köke bağı olmayan bir adam” olarak betimlenirken; dışarıdaki siyasal yangın ile içindeki Nuray sevgisi ve varoluşsal sancıları arasında bir denge arayışındadır. İşte “etiyle kemiğiyle gerçek insan” olma niteliği, Adnan’ın iç hesaplaşmalarında kendini açığa vurur. Ancak yazarın anlatıcı olarak araya girip roman kişilerinin düşüncelerini felsefesel birer makale titizliğiyle (Camus göndermeleriyle) yorumlaması, kimi zaman kişiliklerin kendiliğindenliğini zayıflattığından, “yaşamanın içinden gelen gerçek sorular”ın, yer yer “didaktik birer derse” dönüşmesine yol açıyor.
İki arkadaşın pastanedeki tartışması, bu içsel ve toplumsal çatışmanın en arı biçimiyle sunulduğu andır:
“Fikirle silah arasında çizgi kalmadıysa orası düşüncenin alanı değil, savaştır.”
“Ama düşünceyi bastıranlar hep barış adına konuşuyor. Senin tarafsızlığın da bana bazen onlar gibi geliyor.”
“Ben barış adına değil, insan adına susuyorum Nuray. Çünkü insan öfkesini değil, merhametini dinlemeli.”
Nuray hafifçe geriye yaslandı. “Ve sen merhametle bir ülkeyi düzelteceğine inanıyorsun.”
“Ben önce kendimi düzeltmek zorunda olduğuma inanıyorum.”
Bu konuşmalar, romanın yalnızca bir aşk öyküsü olmadığını, aynı zamanda bir “yöntem” ve “etik” tartışması olduğunu kanıtlar. Nuray’ın hafifçe gülümseyerek “Yine anlaşamadık.” demesi, aslında iki ayrı dünya görüşünün trajik ama saygılı kopuşudur.
Kurgusal Yapı
Tarakçı, romanın yapısını doğrusal bir akıştan çok; anı, günlük ve simgesel nesnelerle örülü çok katmanlı bir bellek kurulumu üzerine yükseliyor. Sinema salonundan çocukluk anılarına yapılan geçişler (istop oyunu, mahalle maçları), duygusal bir süreklilik içinde verilmekte. Özellikle “ceviz” motifi, romanın en güçlü simgelerinden biri. Tren yolculuğunda karşılaşılan tuhaf adamın verdiği ceviz; “her kabuğun altında iki göz” taşıyan, biri aydınlığa diğeri karanlığa bakan o ikili varoluşun aynasıdır.
Ancak, “anıların fazlaca kullanılması nedeniyle oluşan kurgusal aksamalar” burada da karşımıza çıkıyor. Örneğin, Şeyh Bedrettin’in yer aldığı düş sekansı, her ne kadar tarihsel bir süreklilik kursa da, romanın ana gövdesine tam eklemlenemeyen, “üst üste yığılmış izlenimler” gibi durmakta. Bu tip bölümler, anlatımda bir denge sorunu yaratarak romanın ritmini yer yer durağanlaştırıyor.
Kadın Karakterin Özgünlüğü
Başarılı ve özgün bir çalışma olan Kül’de politik şiddet, soğuk bir haber metni gibi değil; duyusal ve sarsıcı bir kırılma olarak sahneye taşınır. Cebeci durağında beliren o otomobil ve ardından “kurşunların konuşmaya başladığı” an, zamanın parçalandığı bir eşiktir. Nuray’ın vurulmasıyla “yaşamın sesinin susması”, yalnızca bir bireyin ölümü değil, bir kuşağın ortak belleğinde açılan “telafisi olanaksız” bir gediktir. Tarakçı’nın bu noktadaki başarısı, Nuray kişiliğini yalnızca bir “kurban” ya da erkek kahramanın gelişimini tetikleyen bir “motif” olarak kurgulamamasıdır. Nuray, toplumsal hareketin içinde yer alan, karar alan ve bedel ödeyen güçlü bir özne olarak çizilir.
Emniyet aracının içindeki çamur, kan ve ter kokusu; megafondan yükselen o soğuk buyruk tonu, devletin çıplak “zor” aygıtını okura doğrudan dokundurur. Bu sahneler, “anlatılan yere göre gerekli esnekliğe uğrayan tümceler” olarak tanımladığımız o kıvrak ama bir o kadar da boğucu anlatımla verilir.
Suskunluk Zinciri
Romanın en can alıcı temalarından biri, kuşaklar arası suskunluk zinciridir. Dededen babaya, babadan Adnan’a miras kalan o “susma” geleneği, baskı dönemlerinin aile içine bıraktığı bir tortudur. Buna karşın anlatıcının “söz söylemek zorundayım” çıkışı, bir konum alma zorunluluğudur. Emin’in Adnan’a söylediği: “Yazmak, insanın kendisiyle yaptığı en eski anlaşmadır.” sözü yazıyı estetik bir süs olmaktan çıkarıp, öznenin kendini kurduğu bir direniş alanına dönüştürür. Dağınık yazıların “yaşayan şeyler”, toparlanmış yazıların ise “mezar taşları”na benzetilmesi, edebiyatın bitmiş sözlerle değil, sürekli devinen bir çatışmayla var olabileceğini anımsatır.
Dil ve Sonuç
Değerli büyüğümüz İhsan Tarakçı, romanın sonunda düzyazıyı şiire evirerek “okuyucuya sunmak istediği mesaj”ın okura daha arı bir biçimde ulaşmasını sağlar. Karın üstüne yazılan “YAŞAMAK” sözcüğünün harf harf eriyişi, metnin temel düşüncesini kristalize eder: Bir sözcük silinse de, yazıldığı o anın bellekteki izi silinmez. Sobanın içindeki kül karıştırılınca parlayan o tek kıvılcım, tarihin karanlığında kalan insancıl direncin simgesidir.
Sonuç olarak Kül, güçlü ve sarsıcı bir düşünce romanı olarak değerlendireceğimiz bir kitap. 1970’lerin politik atmosferini bir nostalji nesnesi olarak değil, bugüne uzanan bir toplumsal hesaplaşma alanı olarak ele alıyor. Kısaca roman, insanın “bireysel gerçekliğin dışına çıkamama” yalnızlığını, toplumsal bir yangını bireyin iç dünyasıyla harmanlayarak aşmaya çalışıyor. Yer yer felsefesel yorumların ağırlığı altında ezilse de, özellikle Elâzığ’ın taşrasal yoksulluğunu, şiddeti ve aile içi otoriteyi birlikte düşünmesiyle güçlü bir toplumsal gerçekçilik denemesi sunuyor. Kül, bir yenilginin romanı olmaktan çok, yenilginin külleri arasından yeni bir söz kurma inatçılığının romanıdır. Adnan’ın yaşadığı dönüşüm, suskunluğun mirasına karşı “sözün sorumluluğunu” üstlenme çabası olarak Türk edebiyatındaki yerini almakta.
Siyasal fırtınaların savurduğu bu yaşamların toz dumanı dağıldığında, geriye kalan o ince kül tabakası aslında hem bir sonun hem de yeni bir başlangıcın habercisidir. İhsan Tarakçı, belleğin unutuşa karşı verdiği bu savaşta tarafını net bir şekilde seçmiştir. Metindeki lirik yoğunluk ve toplumsal vicdan, yapıtı yalnızca bir dönem romanı olmaktan çıkarıp evrensel bir insanlık durumuna bağlar. Her ne denli küçük teknik kusurlar ve kurgusal yığılmalar yer yer göze çarpsa da romanın sahip olduğu içtenlik ve sorduğu can yakıcı sorular, bu eksiklikleri başarıyla örtüyor. İlk romanı Akasya Çiçeği’nden bu yana kalemini bir adım daha yukarıya taşıyan Tarakçı, Kül ile modern edebiyatımızda unutulmaya yüz tutmuş bir duyarlılığı yeniden canlandırırken, okuru kendi iç yangınlarıyla yüzleşmeye çağırıyor. Sonuç olarak, edebiyat, tozun içinde parlayan o cevheri bulma sanatıdır. Zaman, Kül’ün kalıcı olup olmayacağını kuşkusuz hepimize gösterecek; ancak benim bu yapıtın zamana direneceğine ve içindeki o yangının hiç sönmeyeceğine olan inancım tam.
CEM BAYINDIR / Nisan 7, 2026