Gerçek Kenetlenme Enkaz Başında Değil, Enkazdan Önce Başlar
Her büyük sarsıntıdan sonra aynı o malum soruyu soruyoruz: "Japonya’da binalar neden yıkılmıyor da bizde un ufak oluyor?" Soruyu hep yanlış yerden; hep beton, demir ve teknoloji üzerinden soruyoruz. Oysa mesele sadece bir mühendislik meselesi değil. Mesele; insan, zihniyet ve ahlakın bir inşaat malzemesi olarak kullanılıp kullanılmaması meselesidir.
İş mi, Namus mu?
Japonya’da bir mühendis çizdiği projeye sadece imza atmaz; vicdanını ve onurunu koyar. Orada "İş namustur" sözü bir slogan değil, bir yaşam biçimidir. Bizde ise maalesef iş; çoğu zaman bir kurnazlık, kısa yoldan köşeyi dönme sanatı haline gelmiş durumda.
Manavın çürük meyveyi araya sıkıştırmasıyla, müteahhitin demirden çalması arasında zihniyet olarak hiçbir fark yoktur. Taksicinin yolu uzatması, marketin etiketle oynaması, patronun işçinin sigortasından çalması, ev sahibinin fırsatçılık yapması... Hepsi aynı kapıya çıkıyor: Karakter aşınması. Ahlaklı mühendis sağlam bina yapar, ahlaklı müteahhit çalmaz, ahlaklı denetçi göz yummaz. Ahlak varsa sistem çalışır; ahlak yoksa en iyi kanun bile kağıt üzerinde bir ölü metne dönüşür.
Felakete Endeksli Dayanışma
Türk milleti olarak genetiğimize işlenmiş bir "kriz kahramanlığı" koduna sahibiz. Bir felaket anında mucizevi bir refleksle tek vücut oluruz. O an ne siyaset kalır ne kimlik ne de çıkar hesabı. Tanımadığımız insanlara evimizi açar, enkaz başında sabahlarız. Bir millet olduğumuzu en acı yoldan hatırlarız.
Ancak bizim en büyük çelişkimiz, kenetlenme refleksimizin neredeyse sadece felaketlere endeksli olmasıdır. Günlük hayatta trafikte birbirine tahammül edemeyen, her fırsatta kutuplaşmanın konforuna sığınan bizler; ancak canımız yandığında "biz" olmayı akıl ediyoruz. Fakat bu dayanışma çoğu zaman geçicidir. Enkaz kalkar, toz duman diner ve herkes yeniden kendi mahallesine, kendi çıkarına çekilir. Dün enkaz başında omuz omuza verenler, bugün aynı apartmanın asansöründe birbirine selam vermez hale gelir.
Kurallara Uymak En Büyük Kenetlenmedir
Oysa sürekli kenetlenmiş bir toplum, zor zamanları bu kadar ağır yaşamaz. Dayanışma dediğimiz şey sadece bir tas çorbayı paylaşmak değil; kurala uymak, denetlemek, sorgulamak ve liyakati savunmaktır.
Depremden sonra enkaz kaldırmak için gösterdiğimiz o muazzam gayreti, depremden önce sağlam binalar inşa etmek ve haksız kazanca göz yummamak için gösterseydik; bugün "kader" dediğimiz acıların çoğu yaşanmayacaktı. Felaket anında yardıma koşmak vicdanı rahatlatır ve kolaydır. Zor olan; normal zamanda adil olmak, dürüst kalmak ve yanlış yapan "bizden" olsa bile karşısında durabilmektir.
Sonuç: Önce Birbirimizi Sağlamlaştırmalıyız
Bir toplumun kaderini binalar değil, karakter belirler. Bizim en büyük eksiğimiz teknoloji ya da para değil; ahlaklı insan sayısıdır. Biz birbirimizi sevmedikçe, birbirimizin hayatını kolaylaştırmadıkça bizden bir şey olmayacak. Hepimiz zaten öleceğiz; asıl mesele ölmek değil, birlikte huzurlu ve mutlu yaşayabilmek.
Gerçek kenetlenme, enkaz altında el uzatmakla değil; o enkazın hiç oluşmamasını sağlayacak titizlikle başlar. Belki de artık binaları güçlendirmeye çalışmadan önce, birbirimize olan saygımızı ve ahlakımızı sağlamlaştırmamız gerekiyor. Çünkü bir toplumu bir arada tutan harç çimento değil; adalettir, dürüstlüktür ve birbirimize duyduğumuz samimi sevgidir.