Jean-Jacques Rousseau, “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir” sorusuna, çok bilinen Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev (1749) adlı yapıtında, “Bilim ve sanat olmasaydı daha az ahlaklı mı olacaktık?” sorusuyla karşılık vermiş, bilimlerin ve sanatların gelişmesinin ahlakın düzelmesinde olumlu bir etkisinin olmadığı gibi ahlakın bozulmasında etkileri olduğu savıyla yanıt vermiştir.
Gerçekte, bilime ve kültüre inancı tam olan Rousseau’nun bilimin ilerlemesine eşlik eden ahlaksal çürümeden rahatsızlık duyması, toplumu bu ahlaksal gerilemeden kurtarmanın yollarını bulmaya çalışması önemlidir.
Bugün, yeryüzü yetersiz ve popülist siyasetçilerin elinde kan ağlarken üstüne iki yıldır da virüs salgınıyla şaşkına döndük. İlk günlerdeki korku ve kaygılarımız biraz azalsa da geleceğimiz için umutsuzluğumuz sürüyor.
Hele de bizim gibi ülkelerde siyasetçilerin elinde oyuncak olan milli ve dinsel silahlar, geleceğimizi tümden korkunç bir karamsarlıktan başka bir gelecek de vaat etmiyor.
Beni en çok korkutan, ister insan eliyle çıksın isterse doğal yollardan geliştirilmiş olsun, salgının insanlığın zayıflığını ve çaresizliğini ve tehlikelere karşı savunmasız oluşumuzu acı bir biçimde yüzümüze vurması.
Salgının kontrol dışına çıkması durumunda yaşlıların, ağır hastaların, zayıfların yerine gençlerin, çocukların ve daha güçlülerin tedavi edilmelerinin tercih edilmesi gibi insanlık dışı çözümleri bile tartışanları, aşıların zenginlere daha kolay sunulmasını, aşı fiyatlarının gün geçtikçe arttığını duyduğumda, dünyanın girdiği yolun doğru olmadığını, bu yönetim biçimlerinin yerine bilimin yanında ahlakın da yüceltilmesi gereken bir sistemin gelmesi gerektiğine daha çok inanmaya başladım.
Artık, insan aklına, bilgiye, bilime verdiğimiz bu kadar iddialı ve göz kamaştırıcı değerlerin ne kadar anlamsız ne kadar boş olduğunu görüp bunlardan da önemli bir şeyler olduğunu anlamak gerekiyor.
Sonu gelmez bir tüketimin, kapitalizmin, dinsel ve ırkçı sömürünün yanında, yüksek teknolojili silah üretiminin, aşırı bir para ve mülk edinme kaygısının, bilim insanı kimliğinin kötüye kullanımının ve öte yandan yoksulluğun, göçlerin, kültürsüzlüğün doruğa ulaştığı günümüz dünyasında da en temel sorun erdemli ve ahlaklı olma sorundur.
İnsanoğlu erdemli olmayı okulda, ailesinde, çevresinde öğrenebilir. Ancak erdemli olmayı öğretebilmenin yolu bilimsel düşüncenin ve gerçek bir demokrasi bilincinin geliştirilmesinden, bunların toplumlarda yaygınlaştırılmasından geçer.
Erdem ve ahlak yüz yıllar boyunca görülmüştür ki, ancak bilimsel düşünebilen ve bu düşünceyi yaşama geçirebilen toplumlarda gerçekleşebilir.
Böyle giderse, insanlığa korku salan hastalıklar, savaşlar, göçler, barbarlıklar ve küresel ısınma gibi felaketlerin her gün karşımıza çıkacağına ve insanlığın değer yargılarının değişeceğinden, bir gün barbarlığı bile kanıksayabileceğinden kuşkumuz olmasın.
Öyle ki, bu salgının gelecek gerçek krizlerin yalnızca küçük bir testi olduğunu söyleyen Sloven düşünür Slavoj Zizek “toplum iğrenç bir barbarlığa doğru sürükleniyor. Umut etmek istiyorsak, eski yaşamımızın bittiğini kabul etmeliyiz. Yeni bir normal icat etmeliyiz. Üçüncü dalga bir akıl hastalığı dalgası olacak” biçiminde uyarılarda bulunuyor.
İnternette, televizyonlarda, radyolarda akıl dışı, cehalet kokan, söyleşileri, açıklamaları, görüntüleri gördükçe, gün geçtikçe akıl sağlığımızı da yitirdiğimizi kanıtlayan belirtilerden daha da ürperiyorum.
Özellikle son yıllarda ahlaktan ve erdemden uzaklaşan bizlerin, akıl sağlığını ve düşünme yetisini de yitirmesi korkunç olacaktır. Bu durumda ne sağlığımızı ne akıl sağlığımızı ne varlığımızı koruyabiliriz.
Düşünür Zizek’in dediği gibi her şey ya çok daha kötüye gidecek ya da çok daha iyi olacak. Bu bizim elimizde…