BİR GAKKO
PROF. DR. PAKİ KÜÇÜKER
Prof. Dr. Kâzım YILDIRIM
İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN
(Biz Allah'a Aitiz ve Sonunda O'na Döneceğiz)
(Yazımıza konu olan değerli şahsiyet; Sakarya Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Paki KÜÇÜKER, 1962 yılında Elazığ’da dünyaya gelmişti. Lisans eğitimini Fırat Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Van 100. Yıl Üniversitesi’nde 1990-94 yılları arasında Araştırma Görevlisi; 1994-2002 yılları arasında Yardımcı Doçent olarak görev yaptı. 2002 yılında Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne atandı. 2012 yılında Doçent, 2021 yılında Profesör oldu.)
Sonun başlangıcı dün olmuştu. Dün, 02 Nisan 2026 günü telefonumu sessize alarak biraz uzanmıştım. Kalktığımda Yavuz Köktan ve Zikri Turan’ın peş peşe aradıklarını gördüm. Durumu anlamıştım çünkü vakitsiz telefonlar genelde bir sonucu bildirmek için yapılır; önce Yavuz Hocaya döndüm uzatmadan “Paki Hocayı kaybettik” dedi. Sonuç tahmin ettiğim gibiydi. İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN (Biz Allah’a Aitiz ve Sonunda O'na Döneceğiz). Zikri Hocayı da aradım aynı şeyleri tekrar edince durumu biliyorum dedim. Allah rahmet eylesin.
Öncelikle onu kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim. Dost, yakın ve tanıdıkların acı haberi/haberleri insanı sarsar. Biz de yakından tanıdığımız değerli Elazığlı hemşerimizin, arkadaşımızın, ülküdaşımızın vefatıyla sarsılmış, hüzne boğulmuştuk. Hz peygamberden rivayet edilen bir Hadisi Şerifte “Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.” İlim sahipleri toplumları doğruya yönlendiren, onlara rehberlik eden kimseler olduğu için bu Hadisin zikredildiği belirtilir. Onların ölümü alanlarında büyük boşluk ve entelektüel/manevî kayıp oluşturur. Paki Hocamızın erken vefatı, Hz peygamberin Hadisi Şerifinde belirttiği gibi alanında ciddi boşluk meydana getireceğine inanıyorum.
Paki Hoca’nın Rahatsızlık Haberi
Paki Hoca’nın rahatsızlık haberini Iğdır’da iken almıştım. Şubatın sonuna doğru, (muhtemelen 25 veya 26’sı olabilir); Ramazan ayını idrak ediyorduk. Evde iftar saatini beklerken zaman geçirmek bakımından telefondaki WhatsApp gruplarının paylaşımlarına göz gezdirdim. “Ülkü Akademi”nin sayfasında Sakarya Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim üyesi Prof. Dr. Paki Küçüker’in kalp krizi geçirdiğini ve Sakarya Üniversitesi (SAÜ.) Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisine yatırılmış olduğunu okudum. Şaşkınlıkla üzüntü arasında gidip geldim; eyvah dedim. Eşim ne oldu dedi; Paki Bey kalp krizi geçirmiş Araştırma Hastanesinde yoğun bakıma kaldırmışlar dedim. Vakit geçirmeden Yavuz Köktan’ı ve Paki Hoca’nın oğlu Ahmet’i arayıp durumunu öğrendim. Durum iç açıcı değildi, “çıkmayan candan ümit vardır” anlayışı ile tevekkül ve duacı olmaktan başka çaremiz de yoktu.
Fedakâr hekimlerimiz gerekli tıbbi müdahaleyi en doğru ve en iyi şekilde yapıyorlardı. Zaman zaman telefonla bilgiler almaya devam ediyordum fakat önemli bir ilerleme kaydedilmiyordu. Yavuz Hocayla yaptığım son görüşmede tam sayılmasa da nispeten entübe olmaktan çıktığını, bilinci yerinde olduğunu, doktorların oksijen aletlerini burun yerine boğazdan işlem yaparak sağladıklarını, katı yiyecek de yemeye başladığını, hatta eve çıkarmak için konuşulmuş olduğunu duyunca sevinmiş ve ümitlenmiştim. Hayırlısı inşallah toparlar diye düşündüm. Bu yeni sonuca göre yoğun bakımdan normal servise kaldırılmış olduğunu tahmin ettiğimden kimseye sormadan ziyaret etmek istedim. Bayramın üçüncü günü Araştırma Hastanesi kardiyoloji servisine ziyaret için gittim. Hemşire hanımlara sordum, bu isimle yatan hastamız yok dediler. Yavuz Beyi aradım, Yavuz Paki Bey hangi serviste yatıyor, ziyaret etmek için hastanedeyim dedim. “Paki Bey yoğun bakım servisinde, ziyaret edilmiyor, sadece eşi Fatma Hanım bazen da İlhan Hoca kısıtlı zaman içinde yanına girebiliyor, başka kimseyi almıyorlar” dedi. Yoğun bakımda olmasına rağmen son gelişmelerden yine de ümitlenmiştim.
Vefat Haberinin Düşündürdükleri
Dün (02 Nisan 2026), Paki Beyin vefat haberini alınca kendi kendime çok önemli bir değerimizi bu dünyadan yolcu edeceğiz dedim. Tanışıklığım aklıma geldi. Hatırladığım kadarı ile 2002 yılının son aylarında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Sakarya Üniversitesi’ne gelmişti. O tarihlerde bende Trakya Üniversitesi’nden gelmiştim. Aynı fakültede idik, tanıştık. Hemşeri olunca ortak tanıdıklarımız çıkmaya başladı; sonra İlhan Hoca, Türker Hoca ile tanıştık. Üçüyle olan samimiyetimiz zamanla aile görüşmesi yapacak kadar ilerlemişti.
Rahmetli çok güvenilir bir insandı. Samimi ve candan bir dosttu; ciddi duruşu ile birlikte tatlı muhabbeti, hoş sohbeti vardı. Espriliydi, geleni-gideni eksik olmazdı. Geleni-gideni eksik olmadığı için Fakültedeki oda kapısı hiç kapanmazdı, herkese açıktı. Mevcut ve mezun öğrencileri olmak üzere çevresinde önemli derecede müdavimlerinden oluşan bir halka oluşmuştu. Şahsıma karşı da oldukça saygılı ve nazikti. Her zaman yanımda duran yiğit bir insandı. Fen Edebiyat Fakültesinde Sosyal Hizmet Bölümünün kuruluşunu gerçekleştirdiğimde hiçbir zaman desteğini esirgememişti. Bölümün kuruluşunda hanımla ikimizdik; bölümün derslerini dışarıdan takviyeli hocalarla karşılayabiliyorduk. Sadece dersler konusunda değil, ben ve eşim her bakımdan rahmetlinin çok yardımını gördük. Allah ondan razı olsun.
Bir gün “Paki Bey Türk Töresi dersimiz var o derse sizin girmenizi istiyorum” dedim. “Emrin olur abi” diyerek sözümü ikiletmemişti. Aslında ders yükü oldukça fazlaydı fakat bana destek olmak için her türlü fedakârlığa katlanmıştı. Söylediğim pek çok şeyi yerine getirmesinin temelinde de bana olan desteğini açık bir şekilde ilan etmesiydi. Paki Beyin desteği her bakımdan kıymetli ve isabetliydi. Öğrencilerimiz Paki Hoca gibi Türk Töresi dersini Sosyal Hizmet açısından ele alıp anlatan bir hocaya sahip oldukları için çok da sevinmişlerdi. “Kırmızı başlıklı kızın” hikâyesi öğrenciler arasında dilden dile dolaşıyordu. Ben ve Neşide Hanımın Bölüm başkanlığı süresince o ders Paki Hocanındı.
Kırgızistan’da iken Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi dolayısıyla İlhan Hoca ile birlikte gelmişlerdi. Hava alanında karşıladım ve doğruca Celalabat’a hareket etmiştik. Kırgızistan’ın Celalabat, Oş, Bişkek, Issıkgöl ziyaretlerimizin dışında Kazakistan’ın Çimkent, Türkistan, Yesevi Üniversitesi, Yesevi Türbesi (Pîr-i Türkistan), Yesevinin hocası Aslan Baba[1] Türbesini de ziyaret etmiştik. Ziyaretlerimizin bir grubunda Prof. Dr. Hüseyin Karadağ (Kırgızistan gezisi), diğerinde ise (Kazakistan gezisi) Prof. Dr. İsmail Doğan da vardı.
Paki Hoca, sadece yakın çevresi tarafından değil, genelde sevilen bir insandı; tanıyan, tanımayan insanların Sakarya Yazlık’taki Kadriye Binek camisinin avlusuna sığmayacak derecede cenaze namazında saf tutmasında ve Serdivan Mezarlığına kadar onu yolcu etmek için refakat etmesinde bu sevginin etkisi vardı. Güven duyulan bir insan olması dolayısıyla amirleri olan eski ve yeni Rektörleri de saf tutan cemaatin arasında yerini almış, mezarlığa kadar refakat edenlerin arasında olmuşlardı.
Her zaman sevgi ile anacağım muhteşem bir insan, değerli hemşerimdi. Türk Milletinin kıymetlerini sinesinde barındıran önemli bir ülküdaşım ve sevgi duyduğum güvenli, candan bir dost idi. Yaş olarak benden küçüktü. Dava insanı olarak da önemli bir değerimizdi. Prof. Dr. Türker Eroğlu Hocanın mezarlıktaki kısa ve duygulu konuşması da onun ne kadar sevildiğine ve dava insanı olarak ne kadar kıymetli olduğuna işaret idi. Bu sevgi ve dava insanı olarak ölümü dahi büyük kitleleri bir araya getirmeye yetmişti. Çok erken yaşta kaybettiğimiz bilim insanı ve yıldızlarımızdandı. Gerçi yaşı ne olursa olsun her ölüm çok erkendir ve her ölüm çok gençtir.
Yeşil Konak Grubu
Hatıralarımız çok; akılda kalan en önemlisi “Yeşil Konak Grubu” olarak her hafta Pazartesi akşamları Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karakaş Hocanın evinde birlikte geçirdiğimiz vakitlerdi. Karakaş’ın çocukları Ankara’da ikamet ettikleri için ev, bekâr evi şeklindeydi. Evi her hafta bu şekilde değerlendiriyorduk. Grubun oluşmasında Bendeniz hariç müdavimlerden herkesin katkısı vardı fakat emeği sağlayan rahmetli Paki Hoca olduğunu düşünüyorum. İsim ise Mehmet Karakaş Hocanın evinin renginden esinlenerek müdavimlerin ortak kararıyla konulmuştu. Grubun daimi müdavimleri, büyükten küçüğe; Bendeniz, Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karakaş, Prof. Dr. Türker Eroğlu, rahmetli Hocamız Prof. Dr. Paki Küçüker, Prof. Dr. İlhan Uçar, Prof. Dr. İsmet Altıntaş, Prof. Dr. Adem Onat ve Dr. Öğretim Üyesi Yavuz Köktan’dı. Grup olarak her hafta bir arkadaşın sponsorluğunda yiyecek malzemelerimizi alır çoğunlukla çiğ köfte yoğurarak meydana getirdiğimiz yiyeceğimizi yedikten sonra haftanın ilmi, sosyal, siyasi, sanat ve spor değerlendirmesini yapardık. Çiğ köfteyi genellikle Mehmet Karakaş Hocamız yoğururdu. Arada bir İlhan Hoca da aynı işi yapardı. Fakat İlhan Hoca, “Uçar Tava ve İlhan Tava” adını verdiğimiz değişik ve lezzetli yemekleri de yapardı. Yemek konusunda İlhan Hocanın yapamayacağı şey yoktu, her şey eline çok yakışırdı. Adem Hoca ve Yavuz Hoca da salata türü yiyecekleri hazırlayarak yardım ederlerdi. Büyükler olarak (yaş itibarıyla) biz (Bendeniz, Türker Hoca, Rahmetli Paki Hoca ve İsmet Hoca) elimizi sıcak sudan soğuk suya koymazdık, daha doğrusu yaş olarak bizden küçük olanlarımız iş yapmamıza müsaade etmezlerdi. Aramızda Türk Töresine yakışır böyle güzel bir hiyerarşi vardı.
[1]Arslan Baba, Kazakistan’n Türkistan şehrinde, Otrar (Farab) yakınlarında medfun bulunan, Hoca Ahmet Yesevî’nin mürşidi (hocası) kabul edilen mutasavvıftır. Yeseviliğin temellerini atan ve Hz Peygamber’in emanetini Hoca Ahmet Yesevî’ye ulaştırdığına inanılan bir şahsiyettir. Arslan Baba, “Pîr-i Türkistan”ın (Hoca Ahmet Yesevi) manevi hocası olarak bölgedeki en önemli ziyaretgâhlardan biridir.
[1]Arslan Baba, Kazakistan’n Türkistan şehrinde, Otrar (Farab) yakınlarında medfun bulunan, Hoca Ahmet Yesevî’nin mürşidi (hocası) kabul edilen mutasavvıftır. Yeseviliğin temellerini atan ve Hz Peygamber’in emanetini Hoca Ahmet Yesevî’ye ulaştırdığına inanılan bir şahsiyettir. Arslan Baba, “Pîr-i Türkistan”ın (Hoca Ahmet Yesevi) manevi hocası olarak bölgedeki en önemli ziyaretgâhlardan biridir.
Yemek sonrası çaylarımızı yudumlarken sohbetimiz başlardı. Sohbette belli bir sıra yoktu, isteyen herkes söze girer, belirli bir konuda açılım yapardı. Konu enine boyuna etraflıca tartışılırdı. Sohbetlerimiz gecenin on iki-bire kadar devam eder sonra da evlerimize dağılırdık. Grubun daimi üyesi olmamakla birlikte çoğunlukla değişik misafirlerimiz de olurdu. Onlar farklı konuların tartışmasını sağlardı. Dolayısıyla sadece grubumuzun gündeminde bulunan konular değil farklı isimlerden değişik konuların tartışması da yapılmış olurdu. Böylece “Yeşil Konak” ismi Sakarya’da ve Sakarya dışında gittikçe markalaşmıştı. Yeşil Konak Grubu uzun süre devam etti. Şimdi ise o güzel günlerin sadece hatırası kaldı içimizde...
Tanıdığım Paki Hoca
Paki Hoca, Türk milletinin yücelmesi, yükselmesi ve müreffeh dünyanın önüne geçmesi için çok çalışmak gerektiği fikrine gönülden inanmış Türk milliyetçisi, ülkücüydü. Konuşmaktan çok çalışmayı ve iş yapmayı severdi. Ciddi, otoriter ve güven veren bir yapıya sahipti. Kimseyi kırmazdı; iyi bir insan, iyi bir dost, iyi bir arkadaş, iyi bir teşkilatçı ve iş bitiren çok iyi bir ülkücüydü. Türk milletinin sevdalısıydı. Cumhuriyetin temel prensiplerine gönülden bağlı, ilme ve her türlü yeniliklere açık bir insandı. Türk milletinin bir zamanlar dünyada lider ve müreffeh konumundayken şimdiki durumunu hak etmediğini düşünüyordu. Onun için çok çalışmak gerektiğinin bilincindeydi. Çalışmak ve Türk Milletini tarihte hak ettiği seviyeye ulaştırmak gerekiyordu. Türk dünyasının bağımsız, hür olarak varlığını devam ettirebilmesinin çaresi de aynıydı. Çalışkan, dürüst, disiplinli, ahlaklı ve namuslu olmak gerekiyordu. İşte O, tam da bu değerlere sahip bir insandı; samimiydi, çalışkandı, dürüsttü, ahlaklıydı, dosttu ve en önemlisi de vefalıydı. Türk İslâm töresine samimi olarak bağlıydı. Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlak ve faziletini nefsinde yaşatan ve onu yaşatmak için gayret gösteren bir şahsiyetti. Kendine güvenilen ciddi bir insandı. Arkadaşlığı candandı, samimi ve dostane idi. Yakından tanıdığım için meslek hayatında da başarılı olduğuna şahidim. Şahsen O’ndan razıyım, Allah da O’ndan razı olsun, mekânı cennet olsun.
Ölümün Düşündürdükleri
İnsan, zekâsı ve tahayyül gücü ile var olduğu günden beri ölüm sırrını kurcalamıştır. Felsefe yapmıştır. İster felsefe, ister metafizik, ister sanat eseri olsun, insan kabiliyetinin ortaya koyduğu sistem ve eserlerde, “Bilemeyiz, bilinemez” den başka varılabilen bir sonuç olmamıştır. Tepkiler ve tavırlar ifade edilmiştir: Bazen dehşet, korku, telaş, endişe ve isyan, bazen tevekkül, teslimiyet, acz ve şüphesiz ki çokça acı ve gözyaşı…
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun.” (Biz Allah'a aitiz ve sonunda o'na döneceğiz) “Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz.” Evet, her canlı ölümü tadacaktır bunda kurtuluş yoktur. Ancak dost, yakın ve tanıdıkların acı haberi/haberleri insanı sarsar. Ölüm muhakkaktır; her nefis (canlı) ölümü tadacaktır. “Küllü nefsin zaikatü’l mevt.” (Enbiya35) Fani (geçici) olan bu dünya hayatında insan, kötülük ve iyilikle denendikten sonra sonunda Allah’a döndürülecektir. (Enbiya 35) Kâinat, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan Hz. Peygamberimiz de bütün insanları ve canlıları kuşatan bu hükmün dışında değildir. Nitekim olmamıştır; O’ndan önce hiçbir insana ebedilik verilmediği gibi, O’ndan sonra da kimse ebediyet ümit edemez. (Enbiya 34) Yeri, zamanı, şekli, sebebi kaza ve kader hükümlerine tabidir; Allah’tan başka kimse bilemez. Ecel yetince, Cenab-ı Hakk’ın takdir edip buyurduğu an gelip çatınca, kul nerede ve ne halde bulunursa bulunsun ölüm onu bulur. (Nisa 78). İnanan kullar: “Biz Allah’ın kuluyuz, O’ndan geldik, yine O’na döneceğiz, döndürülüp götürüleceğiz derler. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de en çok tekrarlananlardan bir kısmı bu anlamı ifade eden ayetlerdir: İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. (Bakara 156).
İster din, ister akıl ölçüsüyle olsun, insan hayatı bir değer taşımaktadır. Bu bakımdan, hayatın bitişi demek olan ölüm karşısında kuvvetle ifade edilebilmiş her duygu ve her tepki insanidir. Niyeti ve maksadı o olmasa da, hatta isyan ve inkâr kastını ifade etse de, sonuç olarak insanı metafizik kabullere ve iman çizgisine yöneltir. Çünkü ölüme imandan/inançtan daha tatminkâr bir teselli ve inanç-imani izahlardan daha kuvvetli bir açıklama getirmek mümkün olmamıştır.
Akıl, irade ve sorumluluk sahibi olan insan, yeryüzünün halifesi, Allah'a kulluk etmekle mükellef, emaneti taşıyan ve evrendeki her şeyin emrine verildiği nazlı bir sanattır. Kâinatta en değerli varlıktır. Akıl ve irade sahibi varlık olması dolayısıyla üstün özelliklere sahiptir. Üstünlük, insanın bilme yeteneğinden gelir. Eşyayı isimlendirme gücüne sahiptir. Yaratıkların en şereflisi… Yüklendiği emanetin ağırlığını vicdanında hissetmese, onların en sefili olmaya da adaydır. İşte Kur’ân’ın mesajı: “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (İnsan/3). Allah insanı akıllı, iradeli ve iyiyi kötüden ayırma kabiliyetine sahip değerli bir varlık olarak yaratmıştır. Görevlendirdiği peygamberler ve indirdiği vahiyle ona doğru yolu göstermiş, aynı zamanda kendisine irade ve seçme hürriyeti tanımıştır. İrade ve seçme hürriyeti iyilik-güzellik ve kötülüğün de kaynağını oluşturur.
Allah’ın Rahmeti Üzerine Olsun Değerli Kardeşim
Tanıdığım Prof. Dr. Paki Küçüker, Allah’ın emrettiği şükreden kullarındandı. “Adam gibi adamadı.” Kötülükle ilişkisi olmayan bir insandı. Bu vesile ile bir defa daha kendisine Allahtan rahmet diliyorum. Başta kederli ailesi; sevgili eşi Fatma Hanıma, çocukları Ahmet ve Metehan’a, gelinlerine ve torunlarına, Sakarya Üniversitesi mensuplarına, ülkücü camiaya, kendisini candan seven dost ve arkadaşlarına; özellikle uzun yıllardan buyana yakın dostları ve mesai arkadaşları Prof. Dr. Türker Eroğlu ve Prof. Dr. İlhan Uçar’a baş sağlığı dileklerimi iletiyorum. Ayrıca kendisini çok sevdiklerini bildiğim arkadaşları Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karakaş, Prof. Dr. İsmet Altıntaş, Prof. Dr. Adem Onat ve Dr. Öğretim Üyesi Yavuz Köktan’a da baş sağlığı diliyorum.
Nur içinde yat değerli kardeşim, arkadaşım, dostum, hemşerim, ülküdaşım. Mekânın cennet olsun...
Biz senden razıyız, Allah’ta senden razı olsun.