Bilindiği üzere zaman bitmeyen bir yenilenme, bitmeyen bir değişim içinde hızla akıp gidiyor. Özellikle son çeyrek yüzyılda Türkiye genelinde olduğu gibi Elazığ’da da imar, yapılaşma ve rant tutkusunun kenti esir aldığına tanıklık edilmektedir. Yani akıp giden yıllar ve değişimin etkisinde, sadece sosyal, kültürel ve ahlaki değerler değil mekânlar da yok oluyor. Geçmişin izleri acımasızca siliniyor. Öyle ki yıllar sonra Elazığ’ı ziyarete gidenler, doğup büyüdükleri evlerini, çocukluk anılarının geçtiği okullarını, bahçelerini, bağlarını, hatta yakınlarının yattığı mezarlığı dahi yerinde bulamıyorlar. Elazığ’dan büyük bir hüzünle ayrılıyorlar.
Oysa geçmiş unutulmak için yaşanmıyor. Kimliğimizin en önemli ve vazgeçilmez unsuru olan geçmişimiz, iyisi, kötüsü, sevinci ve hüznü ile hafızamızda bizimle birlikte yaşıyor.
1940’lı ve 1950’li yıllar, henüz Elazığ’ın tarihinden gelen köklü ahlaki, sosyal, kültürel, doğal ve mekânsal değerlerin bozulmadığı ve değişime uğramadığı yıllardı. Bizler o değerleri yaşamış ve benimsemiş nesilleriz. Dolayısıyla bu yazımda kaleme aldıklarımın, bir ihtişam değilse de bir zamanlar düzgün yaşamların hüküm sürdüğü mütevazı Elazığ’ın değerlerini temsil eden kayda değer güzellikler olduğuna inanıyorum.
Eski Elazığ’da, kent merkezinin çevresi yani Ulu ova sıralı bağlar, yemyeşil bahçeler ve yeşil denizleri andıran ekin tarlalarıyla kaplıydı. Ne Sürsürü bağları, ne Yığıki bahçeleri (Aksaray Mahallesi) ne de Kesirik ve Hüseynik bahçeleri henüz yapılaşmaya feda edilmemiş, özgün yapılarına dokunulmamıştı.
Bu bağlamda sizlere Elazığ’ın çok küçük bir kesitinden söz etmek istiyorum. Meyveler diyarı sıralı Kesirik bahçelerinin eski güzelliklerini hatırlayan kaç kişi hayattadır bilmiyorum! O yıllarda ne Şorşor Çayı kurumuştu ne de Şorşor Çayı boyunca uzayıp giden Sürsürü bağları, Yığıki ve Kesirik bahçeleri bozulmuştu. Yaşamının bir iki yılını dahi o cennet bahçelerde geçirmiş hiç kimse o bağ ve bahçelerde yetişen üzümlerin ve meyvelerin lezzetini asla unutamaz. O bahçelerden biri de bizimdi. Çocukluğumun üç yılı, yaz aylarında taşındığımız o bahçede geçti. Bahçemizin bir tarafından Çorşor Çayı, bir tarafından da Değirmen suyu geçerdi. O yıllarda Şorşor Çayı henüz kirlilikle tanışmamıştı. Kış aylarında coşar, taşar, yaz aylarında durgunlaşır, pırıl pırıl sular akardı. Sularda yüzen küçük balıkları yakalamaya çalışmak, çocuklar için çok eğlendirici olurdu. Yıllar yılı akan o sular nerelere uzanırdı, nehirlere karışıp denizlere ulaşır mıydı bilmiyorum! Bahçenin diğer sınırından geçen Değirmen suyunu ise aynı güzergâhta ki değirmenler ile köyler kullanırdı. Değirmen suyu gün boyu, korucular tarafından gözetim altında tutulurdu. Korucuların biri gider, diğeri gelirdi. Bahçe sahipleri değirmen suyundan yararlanmaya kalkışamazdı.
Bir zamanların Kesirik bahçeleri beyaz dut ve kara dut, paşa armudu, elma, kayısı, vişne, kızılcık, kiraz, incaz, şeftali, mürdüm eriği ve diğer erik çeşitleri ile birer meyve cennetiydi. Bizim bahçede, Şorşor Çayı kıyısında, dev kavak ağaçlarının yükseldiği bir kavaklık, yanında ise yıllanmış dut ağaçları yani dutluk vardı. Yeşil bir halıyı andıran bahçenin bir tarafı paşa armudu ağaçları diğer tarafı ise çeşitli erik ağaçlarıyla kaplıydı. Bahçenin orta kısmı sebze yetiştirmeye ayrılmıştı, çevresi kısacık boylu karadut ağaççıkları ve birkaç şeftali ağacı ile süslenmişti. İki katlı yazlık evin önünü, tevruzu güllerin ve renk renk çiçeklerin açtığı bir çiçeklik süslerdi. Kalan kısımlar ise bir düzen içinde yetiştirilmiş, pek çok kayısı, vişne, kızılcık ve elma ağaçları ile kaplıydı. Evin hemen yanı başında meyvelerinin büyüklüğü ve şekli şeftali, lezzeti ise kayısı, erik karması olan bir incaz ğacı vardı. İncaz meyvesine yaşamım boyunca başka hiçbir yerde rastlamadım.
Kuş seslerinin eksik olmadığı o koca bahçede ağaçlara kurulan salıncaklarda sallanmak, ağaç dallarını mekân tutan puhu kuşlarının sert bakışlarıyla karşılaşmak, ağaçlara tırmanmak, meyveleri dalından koparmak, dut silkelenirken hasavanın köşelerini tutmak, dökülen dutları toplamak biz çocuklar için büyük bir zevkti.
Son bahar gelince ağaçlar yapraklarını döker, yemyeşil bahçe sarılar giyerdi. Bahar gelince gazellerle kaplı bahçe temizlenir, dev bahçe tekrar yeşillere bürünürdü. Genellikle kavaklığın temizlenmesi ağırdan alınır, biz çocuklara bırakılırdı. Kavaklıktaki gazelleri kaldırdıkça onlarca, öbek öbek mis kokulu mor menekşe gün yüzüne çıkardı. Ne morun bu kadar çekici ne de morla yeşilin bu kadar uyumlu ve etkileyici renkler olduğu düşünülemezdi! Ulu kavakların eteklerinde yeşillikler içine saçılmış nefis kokusu ile insanı mest eden, duygulara dokunan bir güzellikti. Onlar benim yaşam boyu en çok sevdiğim çiçeklerim oldular. Menekşelerden toplayıp eve getirdiklerimizle anacığım bize mis kokulu menekşe çayı yapardı. Başka hiçbir yerde ve de gittiğim hiçbir ülkede bu kadar canlı, etkileyici, özellikle de kokulu menekşeye hiç rastlamadım.
Şimdilerde değerlendirdiğimde, bu bahçeleri bizlerden çok çok uzun yıllar önce yetiştirenlerin, bu toprakların yapısını ve ağaç dünyasını çok iyi bildiklerini düşünüyorum. Yani bahçedeki ağaç düzeninin, ağaçların diline hakim birileri tarafından akılla, planlanarak yapıldığına şüphe duymuyorum.
Yılın üç ayını geçirdiğimiz o bahçenin, o iklimin, o bitki, ağaç, meyve ve çiçeklerin masalsı dünyasının çocukluğuma çok şey kattığına inanıyorum. Yüce Allah kaç çocuğa böyle bir çocukluk ihsan etmiştir, bilmiyorum!
Benim Elazığ’ım benim yıllarım! Hayali cihan değer!