CARPE DİEM

Bazen hayatı gerçekten yaşamak yerine, onu “geçiştiririz.” Sabah olur, akşam olur; haftalar ayları kovalar. Yıllar geçer… Biz hep bir şeyleri bekleriz: hafta sonunu , hafta başını, tatili, emekliliği, çocukların büyümesini, borçların bitmesini… Sanki asıl hayat biraz sonra başlayacakmış gibi davranırız. Oysa o “biraz sonra” hiç gelmez. Zaman, bekleme salonunda oturup adımızın anons edilmesini beklerken sessizce akıp gider.

Zamanı geçiştirmek için yaşamak, aslında şimdiyi değersizleştirmektir. İçimizden sürekli “Bu da geçsin” deriz. Trafik geçsin, yoğunluk geçsin, bu dönem geçsin, bu sıkıntı geçsin… Geçsin de geçsin …Fakat her “geçsin” dediğimiz an, hayatımızın gerçek bir parçasıdır. Onu yok saydıkça, yaşamın büyük bölümünü silik bir fon müziğine dönüştürürüz. Günler takvimde işaretlenmiş boş kareler gibi ardı ardına dizilir ama içleri bir türlü dolmayan boş kareler…

İşin en ironik yanı şudur: Zamanın bol olduğu anlarda bile onu kullanma yeteneğimizi kaybederiz. Çünkü zamanla kurduğumuz ilişki, bir alışkanlık meselesidir. Eğer yıllarca “idare ederek” yaşadıysak, bir gün önümüze geniş bir boşluk çıktığında ne yapacağımızı bilemeyiz. Emekli olan bir insanın ilk günlerindeki şaşkınlığı düşünün. Yıllarca “Bir rahat edeyim” diye hayal ettiği gün geldiğinde, içini dolduracak bir anlam bulmakta zorlanabilir. Çünkü zamanla üretken, bilinçli ve amaçlı bir ilişki kurma pratiğini geliştirmemiştir.

Bu durum, modern hayatın en sessiz krizlerinden biridir. Sürekli meşgul ama derinliksiz bir akış… Ekranlar arasında kaybolan saatler… “Biraz bakayım” diye açılan bir uygulamanın saatlerimizi çalması… Sonra “Bugün de bir şey yapamadım” hissi. Oysa zaman vardı. Ama biz onu yönetecek zihinsel kası çalıştırmamıştık.Burada mesele yalnızca plan yapmak değildir. Mesele, anın kıymetini fark etmektir. “Carpe diem” ifadesi, yani günü yakalamak, çoğu zaman yanlış anlaşılır; sanki anlık hazların peşine düşmek gibi algılanır. Oysa derin anlamıyla bu söz, bilincin şimdide olması demektir. “Şimdi”yi bilinçli yaşamak… Ne yaptığını fark ederek yapmak… Bir fincan çayı gerçekten içmek, bir sohbeti gerçekten dinlemek, bir işi gerçekten yapmak…

Zamanı geçiştirerek yaşayan biri için boşluk korkutucudur. Çünkü boşluk, yüzleşme alanıdır. Sessizlikte kendimizi duyarız. Ertelediğimiz sorular ortaya çıkar: Ben ne istiyorum? Neye değer veriyorum? Günlerim neyin uğruna geçiyor? Bu sorularla karşılaşmamak için zaman doldurulur; ama doldurulan şey hayat değil, biriktiremediğimiz anılar ve yalnızca boş saatlerdir.Oysa zaman, bizimle iş birliği yapmak isteyen bir imkândır. Onu bilinçle kullandığımızda genişler; savurduğumuzda daralır. Hepimiz aynı 24 saate sahibiz, fakat herkes aynı hayatı yaşamaz. Farkı yaratan, zamanın niceliği değil, niteliğidir.

Zamanı geçiştirmek yerine zamanı yaşamak mümkündür. Bunun için büyük devrimlere gerek yok. Küçük ama bilinçli seçimler yeterlidir: Bir işi sırf bitsin diye değil, hakkını vererek yapmak. Bir günün içinde en az bir anı gerçekten fark ederek geçirmek. Ertelediğimiz bir şeyi küçük bir adımla başlatmak. Beklemek yerine başlamak…Çünkü zamanın elimizde olduğu anlar sandığımızdan daha kısa sürer. Sağlık, enerji, heves… Bunlar da zamanın içindeki nimetlerdir. Onları sürekli “sonra”ya ertelemek, aslında elimizdeki en büyük sermayeyi faize yatırmadan harcamaktır.

Hayat, prova değildir. “Isınma turu” sandığımız yıllar geri gelmez. Zamanı geçiştirerek yaşadığımız her gün, aslında yaşanmamış bir gündür. Ve bir gün dönüp baktığımızda, “Nasıl geçti anlamadım” demek istemiyorsak, şimdiyle ilişkimizi değiştirmemiz gerekir.

Zaman bizden kaçmıyor; biz ondan kaçıyoruz. Onu doldurmak için değil, anlamlandırmak için yaşadığımızda, zaman düşman olmaktan çıkar. O zaman saatler üzerimize yürüyen bir gölge değil, yol arkadaşımız olur. Ve belki de en önemlisi, bir gün gerçekten boş bir zaman dilimi elimize geçtiğinde, onu nasıl yaşayacağımızı bilen bir insan oluruz.

Zamanın kıymetini bilebilmek dileğiyle…