CEMİLE AYTAÇ: CUMHURİYETİN ELÂZIĞ’DAKİ “ÇALIKUŞU”

Birkaç yıl oluyor, ulusal gazetelerden birinde bir vefat ilanı dikkatimi çekmişti. İlanda, “Türk Pediatrik Kardiyoloji ve Kalp Cerrahisi Derneğinin onursal üyesi Prof. Dr. Aydın Aytaçhocamızın vefatını derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız. Türkiye’de pediatrik kalp cerrahisinin kurucusu olan ve ilklere imza atan, unutulmaz hizmetleri bulunan değerli hocamıza rahmet, kederli ailesine ve camiamıza başsağlığı ve sabır dileriz.”deniliyordu.

Aydın Aytaç’la ilgili haberi okurken onun, Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden Cemile Aytaç’ın oğlu olduğunu öğrendim. Peki, adını eski dergilerde sıkça gördüğüm; ardında böylesine değerli bir bilim insanı ve sayısız kültürel miras bırakan Cemile Aytaç kimdi?

İşgal Yıllarından Cumhuriyetin Işığına

1909 yılında Nevşehir'de doğan Cemile Aytaç, henüz iki yaşındayken ailesiyle birlikte İzmir’e göç etmiş, I. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine ailesi kendisini yeniden memleketine yollamıştı.

Cemile hocamız, ilk savaş tedirginliğini orada, teyzesi ve dayısının yanında duydu. Üç yıl ailesinden uzak, Nevşehir’de kaldıktan sonra İzmir’e döndü.

15 Mayıs 1919’da Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece yarısı, İzmir’in işgal edildiği sabah, daha on yaşındaydı. İşgalin tüm acısını aile bireyleriyle birlikte yaşadı. İzmir Misak-ı Millî Mektebinde çok başarılı bir öğrencilik dönemi geçirdi. Okulun kapısına asılan işgal güçlerinin bayrağı, o güne dek olan yaşamının en acı deneyimiydi. Bayrağın her sabah yüzüne değecek hizada asılmış olmasını içine sindiremiyor; ailesinin kayıplarını unutabilmek için olanca gücüyle kendini derslerine veriyordu. Kütüphanedeki dünya klasiklerini okuyan küçük Cemile’nin, Türkçeyi yazmada ve kullanmada gösterdiği olağanüstü başarı öğretmenlerinin dikkatini çekiyordu. Onlara göre Cemile, Türkçe öğretmeni olmak için yaratılmıştı.

Yaşamının en büyük coşkusunu ise 9 Eylül sabahı yaşadı. Kordon’da Gazi Mustafa Kemal’i gördü. Türk bayrağı göndere çekilirken yüreği sıkıştı. Kendine geldiğinde komşu hanımlar, Türk askerlerine sunmak üzere hazırladıkları limonatalardan ona da içiriyorlardı.

Çalıkuşu Romanı

Yaşamındaki en büyük isteği öğretmen olabilmekti. Yeni cumhuriyetten hemen sonra İzmir Muallim Mektebinin zorlu sınavını kazandı. O dönem Muallim Mektebine Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanı deyim yerindeyse bir bomba gibi düşmüş, bambaşka bir moral kaynağı olmuştu. Reşat Nuri Güntekin, bu romanında yalnızca işgal altındaki topraklarımızı kurtarmakla kalmıyor, deyim yerindeyse Feride’yi Anadolu’ya Atatürk devrimlerinin bir temsilcisi olarak yolluyordu. Muallim Mektebi öğrencilerinin her biri Çalıkuşu’nun Feride’si olabilmek için can atıyordu.

Mezuniyet günü gelip sıra 44 numaralı Cemile’ye geldiğinde, coşkuyla kurasını çekti. Küçük kâğıdı yine o coşkuyla açtığında içinden “İzmir” çıktı. Olanca gücüyle zarfı torbaya, “Anadolu’yu isterim!” diyerek geri attı. Ancak yapılacak bir şey yoktu; ilk görevine kendi okulu Misak-ı Millî’de 5. sınıf öğretmeni olarak (1929) başladı.

Akademik Başarı ve Elâzığ Yılları

1930 yılında eğitim müdürü Şevket Süreyya Aytaç ile evlenerek Anadolu yollarına birlikte düştüler. Eşi, Cemile’yi dışarıdan sınavlara girerek ortaöğretime geçmesi konusunda ısrar ediyorediyor, ona kompozisyon konuları vererek özel olarak çalıştırıyordu. Cemile öğretmen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin kapısına geldiğinde eşine bu işten caydığını, sınava giremeyeceğini söyledi. Şevket Süreyya Bey’in yatıştırmasıyla girdiği sınavın ertesi günü, kapıdaki listede adı birinci sıradagörünüyordu. Sözlü sınav ise başlı başına bir heyecandı. Fuat Köprülü başkanlığındaki, her birinin çalışmalarını ezbere bildiği ünlü edebiyatçılardan oluşan on iki kişilik jürinin karşısına çıktı. Yüz elli kişi arasından sınavı kazanan on bir kişiden biri olarak ortaöğretime geçti.

Kırk iki yıl süren eğitimcilik yaşamında İzmir, Kastamonu, Konya, Denizli, İstanbul, Elâzığ, Adana ve Ankara liselerinde Türkçe öğretmenliği yaptı. Gittiği bütün illerin halkevlerinde etkin görevler aldı. İstanbul’da olduğu yıllarda Taksim ve Fatih meydanlarında konuşmalar yaptı, İstanbul Radyosunda canlı yayınlara katıldı. Bu uzun eğitim yolculuğunda en uzun süre kaldığı ve derin izler bıraktığı yerlerden biri Elâzığ oldu.

Cemile Öğretmen, Elâzığ Halkevi’nin çıkardığı ve günümüzde büyük bir kültürel servet sayılan Altan dergisinin birçok sayısına yazıları ve şiirleri ile katkı vermiş bir Cumhuriyet aydınıydı. Elâzığ kent tarihi açısından büyük önem içeren Altan dergisi, 22 Şubat 1935-29 Ekim 1939 yılları arasında çıkmış ve sayılarının pek çoğu Turan Matbaası’nda basılmış, düşünsel ve toplumsal içerikli yazılarıyla cumhuriyet yönetiminin halka tanıtılmasında büyük katkı vermiş bir yayın organıdır.

Derginin 14, 39, 40, 41 ve 42. sayılarında “İnönü Şehitlerine”, 21. sayısında “Yürüyoruz”, 22. sayısında “Geldiler… Gördüler… Gittiler”, 36, 37 ve 38. sayılarında “Halkevimizde Verilen Konferanslardan: Kadınların Askerliği”, 48. sayısında ise “Cumhuriyetin 16. Yılı Münasebetiyle Aziz Talebelerime” onun gözümüze ilk çarpan yazınsal yapıtlarıdır.

Atatürk ile Karşılaşma

Yaşamının kuşkusuz en unutulmaz anı, 1937 yılında henüz yirmi sekiz yaşındayken, Elâzığ Halkevi’nde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısına çıkmasıydı. Torunlarına dahi sık sık anlattığı o geceyi anılarında şöyle aktarır:

“1937’de Atatürk’ün Elâzığ’a geldiği gece, Halkevinde verilen yemeğe eşim kültür müşaviri, ben de öğretmen olarak davetliydik. Fazıl Ahmet, İsmail Müştak şiirler okudular. Atatürk, Abdullah Alpdoğan Paşa’ya, ‘Hep benim misafirlerim okudular, ev sahiplerinden de bir şeyler bekliyoruz.’ deyince Abdullah Paşa ayağa kalktı ve ‘Cemile Hanım!’ dedi. Çok şaşırdım, çok heyecanlandım.

Kalktım, Atatürk’ün huzuruna doğru yürümeye başladım. Bu, yaşamımın en mutlu davetiydi. Aklıma hiçbir şey gelmiyor, işgal yılları bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor, dünya âdeta ayaklarımın altından kayıyordu. 1934 yılında Ankara Kız Lisesinde öğretmenken Atatürk için ‘Yürüyoruz’ adlı bir yazı yazmıştım. Ezberimde olduğu için etrafımdakileri görmeden bütün gücümle okudum.

Bitirdiğim zaman Şükrü Kaya Bey beni Atatürk’ün yanına götürdü. Atatürk bana, ‘Cemile Hanım, en büyük gururum sizlersiniz; böyle kadınları olan bir millet ebediyen yaşayacaktır. Vatan sizlere emanet.’ dedi.”

Emanete Sahip Çıkan Bir Yaşam

Cemile Aytaç, 1949 yılında Binbir Vecize adlı kitabını yayımladı. 1961’de Atatürk Lisesinden, 1973’te ise TED Lisesinden emekli oldu. Ancak üretmekten hiç vazgeçmeyerek emeklilik döneminde Başbakanlık Tercüme Bürosu’nda eski yapıtları yeni yazıya çevirdi.

Cumhuriyetimizin ilk başöğretmenlerinden Cemile Aytaç, yaşamfelsefesini ve duruşunu 1998 yılında oğlu Prof. Dr. Aydın Aytaç’a yazdığı şu mektupla özetliyordu:

“Canım oğlum, senden istediğim; en düşküne, en fakire, en zavallıya karşı parçalanan bir kalp; en güçlüye, en zengine karşı hakkı hukuku savunacak bir cesaret ve tüm menfaatleri bu uğurda küçümseyebilecek bir ahlaktır.”

Bu topraklara hizmet etmiş yurtsever ve cumhuriyetçi öğretmen Cemile Aytaç’ı rahmet ve saygı ile anıyor; onunla ilgili çok daha ciddi çalışmalar yapılması gerektiğini, bunun boynumuzun borcu olduğunu Fırat Üniversitesi’nin akademisyenlerine özellikle anımsatıyorum.