ÇÜRÜMENİN ACI TABLOSU

Yıllarca bu ülkenin kahvehanelerinde, televizyon ekranlarında ve entelektüel tartışmalarında hep aynı korku pompalandı, aynı sorular üzerinden hararetli kutuplaşmalar yaşandı: "Suudi Arabistan mı olacağız? İran’a mı benzeyeceğiz? Sonumuz Afganistan mı?" Modernleşme sancıları çeken, yönünü Batı’ya dönmeye çalışırken Doğu’nun rüzgarlarıyla sarsılan bir toplumun yaşam tarzı endişeleriydi bunlar. Rejim değişecek, bir sabah bambaşka bir yönetim şekline uyanacağız sanıyor; gözümüzü hep o coğrafyalardan ayırmıyorduk.
Ancak hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerin toplamıymış. Biz bir tarafa bakıp endişelenirken, arkamızdan esen rüzgar bizi bambaşka bir kıtanın, bambaşka bir iklimin kollarına bıraktı. Bugün geldiğimiz noktada dini ya da ideolojik tartışmaların ötesinde; organize suç ağlarının, kara para iddialarının ve mafyatik ilişkilerin konuşulduğu bambaşka bir manzara var karşımızda. Suudi Arabistan ya da İran derken, kamuoyunda oluşan algı açısından bakıldığında, adeta kusursuz bir Güney Amerika ülkesi fotoğrafı vermeye başladık.
Eskiden bir ülkenin gündemini savaşlar, bilimsel gelişmeler, büyük yatırımlar ya da kültürel başarılar belirlerdi. Bugün ise haber bültenlerinin ve gazete manşetlerinin ilk sıralarında sürekli aynı kelimeler dolaşıyor: Bahis, şike, kumar, yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet, kara para, sahtecilik, uyuşturucu, fuhuş, mafya, tehdit, operasyon ve gözaltı…
Bir toplumun gündeminde bu kelimeler istisna olmaktan çıkıp sıradanlaşmışsa, asıl tehlike suçun kendisi değil, suça karşı oluşan toplumsal bağışıklığın kaybolmasıdır. İnsanlar her gün aynı haberleri gördükçe şaşırmamaya, öfkelenmemeye ve en sonunda kanıksamaya başlar. İşte ahlaki ve sosyolojik çürüme tam da burada başlar.
Güney Amerika’yı tarihsel olarak kırılgan kılan şey inanç dünyası değil, kurumsal erozyondur. Yargının bağımsızlığını yitirdiği, paranın adaletten daha hızlı konuştuğu, mafyanın legal yapılarla iç içe geçtiği o tehlikeli zemin... Bir ülkede dürüst çalışarak zenginleşen insanlar değil de kısa yoldan servet elde eden şüpheli isimler konuşuluyorsa; gençler bilim insanlarını değil, dijital dünyanın karanlık köşelerinde türeyen suç örgütü liderlerini ya da gecede milyonlar akşamlatan fenomenleri tanıyorsa, ortada sadece adli bir mesele yoktur.
Bu tablo, devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını ve adalet duygusunu kökünden zedeliyor. İnsanlar, "Kurallara uyan mı kazanıyor, yoksa kuralları delen mi?" sorusunu sormaya başladığında, hukuka olan inanç zayıflar ve toplumsal dayanışma çöker. Kara paranın aklandığı, suç dünyasının küresel bir üssü haline gelindiği bu "kartel iklimi", bir toplumu içeriden çürütmek adına rejim tartışmalarından çok daha hızlı sonuç verir. Evet, ekranlarda operasyon görüntüleri eksik olmuyor, devlet bir refleks gösteriyor; ancak bataklık kurumadan sadece sinekleri avlamak kalıcı bir çözüm sunmuyor.
Hiçbir ülke suçtan tamamen arınmış değildir. Önemli olan, suçun olağanlaşmaması, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin sağlanması, hukuk mekanizmasının ise herkes için eşit şekilde işlemesidir. Güçlü kurumlar, organize suçla mücadelede en etkili silahlardır.
Bugün ihtiyacımız olan şey, hangi ülkeye benzeyeceğimizi tartışmak ya da suç haberlerinin sıradanlaştığı bir gündeme mahkum olmak değil; bilimin, üretimin, eğitimin, sanatın ve hukukun konuşulduğu bir Türkiye’dir. Çünkü bir ülkenin itibarı, göğe yükselen binalarıyla ya da sergilenen lüks araçlarıyla değil; en sağlam kurumları, en güçlü adalet sistemi ve en temiz kamu vicdanıyla ölçülür.
Bu girdaptan çıkmanın tek yolu, adaleti ve hukukun üstünlüğünü yeniden baş tacı ederek fırsat eşitliğini inşa etmektir. İşte o zaman manşetler operasyonlarla değil, bu toprakların gerçek başarı hikâyeleriyle dolacaktır.