DAHA SORGULAMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Demokrasi, 4/5 senede bir oy kullanıp yan gelip yatmak değildir. Kullanılan her oyun sorumluluğu vardır. Oyunu kullanan onu takiple de görevlidir.  Hz. Ali’nin çok güzel bir sözü var; “Kimseyi hak etmediği makama getirmeyin! Nimet onların vebal sizin olur,” diyor. Türkçesi ise; ‘’Layık olmayanı getirirseniz, çalar, soyar, aldatır, vebali de sizin olur’’ demektir.

Seçmende böyle bir takip şuuru var mıdır, doğrusu bu soruya evet cevabı vermek çok zor. Çünkü seçerken liyakati değil, tuttuğumuz takımın başarısını arıyoruz. Bizi temsil edenlerin kalitesi bizi hiç ilgilendirmiyor. Böyle olunca da hizmet alamıyor, sonra da şikâyet ediyoruz. Halbuki bunu seçen biziz.

Bereket partilere din gibi bağlanmayan seçmenler de var. Onlar takım tutmuyorlar, ülkeye, millete faydalı olacak siyaseti arıyorlar. Oy verdikleri parti ve kişileri takip ediyorlar, onları denetliyorlar, gerektiğinde eleştiriyorlar. Oy verdikleri parti beklentilerine cevap vermediği takdirde partilerini tercihlerini değiştirmekten korkmuyorlar.

İşte tam bu noktada bir zaaf ve korkumuz ortaya çıkıyor. Bazıları değişmekten o kadar çok korkuyor ki, değişme korkusu onları bile bile yanlış yolda olan siyasetçilere destek olmaya itiyor. Ülkeyi felaketten kurtaran, siyasi tıkanmaları önleyen işte bu değişmekten korkmayan seçmen kitlesidir. Bunlar azlar ama tercih değiştirebildikleri için iktidarları da değiştirebiliyorlar. Siyasi krizler bu kitle sayesinde aşılıyor. Ülkeyi krize sürükleyenler ise tapar gibi partilerin peşinden gidenlerdir. Değişmek demek bunlar için din değiştirmek gibidir. Öylece kaldıkları için siyasetin de hep öyle kalmasını isterler. Siyasete din gibi abandıkları için farklı olanlara karşı düşmandırlar. Rekabet etmeyi bilmezler, savaşırlar. Bu da ayrışma ve çatışmaya hizmet eder.

Başa dönecek olursak oy kullanan onu takip etmekle de görevlidir. Ne bekliyordum? ve ne yaptı? Sorusu hem parti hem aday/ vekil düzeyinde sürekli sorulması gereken bir sorudur.

Sorar mıyız? Hiç sanmıyorum! Bizde bu takıntı, bu partizanlık, bu körlük olduğu müddetçe kendimize ve seçtiklerimize asla soru sormayız. Sorduğumuz zaman da- kansız- ilan edilir, sus pus olur otururuz. Mesela büyük bir deprem yaşadık, hiçbir beşerî güç depremi önleyemez. Ama depremin zararlarını azaltabiliriz. Şu imar aflarını hiç sorguladınız mı? Yahut depremzedeye yeterli, çadır, tuvalet, yiyecek sağlanabilmiş mi? Asker zamanında bölgeye gönderilmiş mi? Ya enkaz altında günlerce bağıra bağıra can verenleri? Onları da soramazsınız. Çünkü cevaplarına tahammül edecek kadar yüreğiniz yoktur. Put veya putlarınızın devrilmesine katlanamazsınız. On binlerin ölümünün bile partiniz kadar önemi yoktur. Ülkenin yıkılmasından değil, partinizin yıkılmasından korkarsınız.

Böyle hareket edildiği müddetçe ülkeyi yönetenler bildiklerini okumaya devam ederler. Çarpık din anlayışı ile her şeyi kadere yükleyip aradan sıyrılırlar. Böyle yaparak hem ülkeye hem yüce dinimize kötülük ederler.

Ne dersiniz hala seçtiklerinizi sorgulamanın zamanı gelmedi mi?