DEĞİŞEN ÇOK ŞEY VAR FARKINDA MIYIZ

Hiç durup gerçekten düşündük mü: Bir şehir ne zaman doğadan kopar? Bir tilkinin sokak lambasının altında durup etrafı dinlediği gün mü, yoksa o görüntüyü görüp hiçbir şey hissetmemeye başladığımız gün mü?

Artık gecenin haber bültenleri aynı sessiz hikâyeleri anlatıyor. Loş sokaklarda gölgeler arasında dolaşan tilkiler… Çöp konteynerlerinin metal sesleri arasında yiyecek arayan yaban domuzları… Şehrin kenar mahallelerine kadar inen kurtlar… Parkların sınırlarında ürkek ama vazgeçmeyen adımlarla dolaşan yaban keçileri…
Bir zamanlar yalnızca rüzgârın uğultusunun ve kuş seslerinin eşlik ettiği uzak coğrafyalarda yaşamaya alışık olduğumuz bu canlılar, artık insan hayatının ortasında, betonun ve ışığın arasında nefes almaya çalışıyor.

Ama belki de asıl soru şu: Onlar mı bize yaklaştı, yoksa biz mi onların dünyasının kalbine kadar ilerledik?

Beton duvarların arasında sıkışmış bir tilkiye bakan insan yüzlerinde çoğu zaman aynı ifade beliriyor: merak, şaşkınlık, bazen de tuhaf bir eğlence. Telefonlar çıkarılıyor, görüntüler kaydediliyor, birkaç saniyelik hayret duygusu sosyal medyada paylaşılan bir hikâyeye dönüşüyor.
Bazılarıysa merhamet ettiğini düşünerek yiyecek bırakıyor. Oysa doğa, bağımlılığı affetmez. İyi niyetle yapılan her bilinçsiz müdahale, çoğu zaman gecikmiş bir yıkımın ilk adımı olur.

Bugün şehir ışıkları altında dolaşan bir yaban hayvanı cesur değildir. O, çoğu zaman sessiz bir çaresizliğin içinde yürüyordur.

Ormanlar azaldıkça, yeşil alanlar daraldıkça, plansız yapılaşma toprağın nefesini kestikçe doğa geri çekilmez; yalnızca yön değiştirir. Hayat alanı elinden alınan her canlı, hayatta kalabileceği yeni bir yer arar. Ve çoğu zaman o yer, insanın kurduğu şehirler olur.
Bu yüzden şehirde gördüğümüz her yaban hayvanı, doğanın kelimelere dökülmeyen bir cümlesidir:
“Yerim kalmadı.”

Bu değişim yalnızca yaban hayatıyla sınırlı değildir. Şehir içinde, çoğu zaman fark edilmeden başka bir kırılma daha yaşanır. Sokak kedilerine verilen hazır yiyecekler ilk bakışta şefkat gibi görünür. Oysa kolay ulaşılabilen besin, onların binlerce yıl içinde gelişen avcılık içgüdülerini yavaş yavaş köreltir.
Bir zamanlar şehir ekosisteminin görünmeyen dengesini kuran bu canlılar, insan müdahalesiyle kendi doğalarından uzaklaşır. Küçük gibi görünen bu değişimler, aslında büyük bir zincirin halkalarıdır.

Bugün sevimli görünen bu manzaralar, yarın ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü doğa, bozulan dengenin bedelini mutlaka ister. Bu bedel bazen hastalık olur, bazen güvenlik sorunu, bazen de yaşanamaz şehirler…

Sokakta karşımıza çıkan bir tilki, çöpten beslenen bir kedi ya da parkta dolaşan bir domuz…
Bunlar sıradan görüntüler değildir. Bunlar doğanın bize tuttuğu aynalardır. Ve o aynada gördüğümüz şey, aslında kendi seçimlerimizin yansımasıdır.

Artık kendimize şu soruyu sormaktan kaçamayız:
Biz doğayla birlikte yaşamayı mı seçiyoruz, yoksa doğaya rağmen yaşamaya mı çalışıyoruz?

Çünkü doğaya rağmen kurulan her düzen, yalnızca geçici bir konfordur.

Mesele artık sadece kirlenen nehirler, azalan ormanlar ya da nefesi daralan şehirler değildir. Mesele, insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkidir. Doğayı karşısına alan akıl, aslında kendi köklerine sırtını döner. Çünkü insan; toprağın sabrından, suyun hafızasından, rüzgârın özgürlüğünden doğmuştur.
Ve bir gün, doğaya yöneltilen her meydan okuma, dönüp insanın kendi varlığının duvarlarına çarpar.

Bugün alınmayan her önlem, ertelenen her çevre politikası, bilim insanlarının uyarılarının görmezden gelinmesi; geleceğin karanlık sayfalarına atılmış bilinçli imzalardır. Henüz yaşanmamış felaketlerin gölgesi, şimdiden ufukta büyümektedir.
Bu sorumluluk yalnızca yöneticilere ait değildir. Sessiz kalanların, alışarak normalleştirenlerin, konforu uğruna gerçekleri görmezden gelenlerin de payı vardır. Çünkü doğa, dengeyi geri alırken ihmali kimin yaptığını sorgulamaz.

Vicdanla beslenmeyen hiçbir kalkınma gerçek değildir. Cam kuleler, parlak caddeler, hızla büyüyen şehirler… İçinde merhamet yoksa, hepsi rüzgârın önünde savrulan kumdan yapılar gibidir.
Doğa ne düşmandır ne de fethedilecek bir alan. O, nefesin görünmeyen ortağı, hayatın sessiz mimarıdır. İnsan onunla savaşamaz; çünkü onun dışında yaşayamaz.

Bu gerçeği görmezden gelen insanlık, bir gün yalnızca kuruyan nehirleri, yanan ormanları ya da susan kuşları değil; kendi varlığının anlamını da sorgulamak zorunda kalacaktır. Çünkü doğa yok olduğunda, insanın hikâyesi de eksilir.

Ve biz, hayvanlar dâhil hiçbir canlının hayat hakkına müdahale etme hakkımız olmadığını gerçekten anladığımız gün; yalnızca dünyayı değil, kendi kalbimizi de onarmaya başlayacağız.
O gün hayat, sadece yaşanan bir zaman dilimi olmaktan çıkacak; hissedilen, korunan ve gelecek nesillere emanet edilen kutsal bir varlığa dönüşecektir.