Omurgasız Hayatın Serüveni: İz mi Bırakacağız, Yoksa Kaybolacak mıyız?
Omurga, bir insanın bedeninde yalnızca bir kemik dizisinin adı değildir. O; duruşun, direncin, karakterin ve en zor anlarda bile "hayır" diyebilme cesaretinin yegâne simgesidir. Biyolojik dünyada omurgasızlık, bir canlının iskeletten yoksun, yumuşak dokulu ve her çatlağa sığabilen yapısını ifade eder. Ancak toplumsal sözlüğümüzde bu kavram, derin bir karakter aşınmasına ve modern dünyanın bir "yaşam becerisi" olarak sunduğu ilkesizliğe işaret eder.
Bugün, omurgasız hayatın serüveni hiç olmadığı kadar popüler ve bir o kadar da konforlu görünüyor. Peki, bu serüven bizi nereye götürüyor?
Sessizlikle Başlayan Uyumsuzluk
Bu serüven genellikle erkenden, küçük sessizliklerle başlar. Önce "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyerek haksızlık karşısında susmayı öğrenirsiniz. Ardından, rüzgârın yönüne göre eğilmek gelir. Güçlü olan konuştuğunda başınızı sallarken, zayıf olanın sesi karşısında omuz silkmek normalleşir. Bir süre sonra kendi cümleleriniz silinir; başkalarının fikirlerini, öfkelerini ve hatta değerlerini ödünç almaya başlarsınız.
Doğadaki bir denizanası gibi akıntıya direnmemek, suyun formunu almak stratejik bir deha gibi pazarlanır. "Esnek ol," der modern dünya, "Şartlara göre şekil al." Oysa gerçek şudur:
* Esneklik: Ayakları yere sağlam basarken, fırtınada kırılmamak için eğilmektir.
* Omurgasızlık: Bir duruşa sahip olmayıp, menfaatin estiği yöne göre ilkesizce yer değiştirmektir.
Utanma Refleksinden Azade Bir Konfor
Omurgasız hayatın en büyük "avantajı" risksiz oluşudur. Bedel ödemezsiniz. Bugün alkışladığınızı yarın yerer, dün lanetlediğinize bugün methiyeler dizebilirsiniz. Hafıza bir yük olmaz; çünkü dünkü sözlerinizle bugünkü eylemlerinizin çelişmesi sizi rahatsız etmez. Utanma refleksi köreldiği için bu hayatın içinde müthiş bir hafiflik vardır.
Toplum olarak da bu serüveni bazen kolektif yaşıyoruz. Güç kimdeyse haklı odur, makam kimdeyse doğru onun sözüdür anlayışı hakim kılındığında; ilke değil çıkar konuşur. Adalet, sadece "bizden olanlar" için bir talep haline gelir. Böyle bir iklimde omurgalı olmak saflık, omurgasızlık ise "akıllılık" olarak alkışlanır.
Sonuç: Hayatta Kalmak mı, İz Bırakmak mı?
Ancak bu hikâyenin görünmeyen bir bedeli vardır. Sürekli eğilen bir beden gibi, sürekli taviz veren bir karakter de zamanla şeklini kaybeder. Aynaya baktığınızda gördüğünüz şey, artık kendiniz değil, başkalarının çizdiği silik bir siluettir.
Omurgalı olmak zordur. Yalnız kalmayı, dışlanmayı ve ağır bedeller ödemeyi göze almayı gerektirir. Bir omurganız varsa yük taşırsınız; inandığınız doğruların ağırlığı omuzlarınızdadır. Ama insanı insan yapan da tam olarak budur.
Unutmamak gerekir ki; omurgasızlar sadece hayatta kalır, omurgalılar ise iz bırakır. Tarih, hayatta kalmak için eğilenleri değil, her şeye rağmen dik durmayı başaranları yazar.