ELEST BEZMİ/KALU BELA

İnsan bazen durup dururken hüzünlenir; sebebi yoktur, adı yoktur. Kalabalıklar içindeyken bile içinde derin bir yalnızlık yankılanır. İşte o an, dünya ile değil; ezel ile irtibat kurmuştur. Çünkü ruh, Elest Bezmi’nden beri bir söz taşır içinde. Unutulmuş sanılan ama hiç silinmemiş bir söz…

Henüz zaman yokken, mekân yokken, isimler ve suretler yaratılmamışken soruldu o soru:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”

Ve ruh, tereddütsüz cevap verdi: “Belâ…”

O “belâ”, insanın omuzlarına yüklenen en ağır, en kutsal hatıradır. Bu yüzden hiçbir sevgi tam yetmez, hiçbir dünya doyurmaz. Çünkü kalp, bu âlemdeki hiçbir sesi, Elest’te duyduğu hitap kadar sahici bulmaz. İnsan bir ömür, aslında o sesi arar da arar… bazen bir yüz zanneder, bazen bir şehir, bazen bir dua…

Aşk dediğimiz şey de belki budur: Hatırlamak.

Hüzün dediğimiz de: Unuttuğunu sanmak.

Ve her secde, her içli yakarış, her sessiz gözyaşı…Elest Bezmi’nde verilen sözün, dünyadaki yankısından ibarettir.

BELÂ (EVET)

Adam, sabah ezanından önce uyanırdı hep. Ne saat çalardı ne de bir sebep olurdu. Gözlerini açtığında kalbinin tam ortasında ince bir sızı hissederdi; ne ağrıydı ne de huzur. Daha çok hatırlamaya benzerdi bu his.

Pencereyi aralar, sokağın sesini dinler, Duyduğu her ses, okunan selalar, at arabalarının koşumlarından gelen zayıf şıngırtı, konuşmayan insanların cılız ayak sesleri … tüm sesler birbirine karışmış hâlde ,hepsini dinler .Solgun gökyüzüne bakar, kasvetli soğuk havayı içine çekerdi…Her şey yerli yerindeydi ama kendisi eksikti. Hayat ona hiç “tam” gelmemişti. Ne sevdiği bir insan, ne tuttuğu bir iş, ne de gittiği şehir bu boşluğu doldurabilmişti.

Bir gün yaşlı bir dervişe sormuştu: — İçimdeki bu eksiklik nedir?

Derviş uzun uzun bakmış, sonra sadece şunu söylemişti: — Sen hatırlıyorsun.

Adam o gün anlamamıştı. Yıllar sonra, bir gece secdede gözyaşları toprağa karışırken kalbine bir cümle düştü. Ne bir ses vardı ne de kelime… Ama anlamı apaçıktı:

“Ben senin Rabbin değil miyim?”

İşte o an anladı.

Bu dünyadaki bütün arayışları, Elest’te verdiği cevabın yankısıydı.

Kalbinin huzursuzluğu bir kusur değil, bir sadakatti.

Başını secdeden kaldırırken dudakları titredi: ‘‘Belâ…’’

Ve ilk defa, eksik olduğunu sandığı yerde tamamlandı.

Elest Bezmi’ndeki söz, insanı hüzünlendirir çünkü ruh hatırlar; dünya ise unutturur.

Hüzün, bir kayıp değil; aslına uzak düşmenin acısıdır.

Elest Bezmi’nde ruh:Hakikati çıplak hâliyle gördü.Allah’a yakınlığı tattı.Ayrılık nedir bilmeden “birlik” içindeydi.

Oysa ki dünya : Perde demekti.Unutuş demekti.Dağılmak demekti.

Ruh, bu kopuşu bilinçsiz bir özlem olarak yaşar. Bu yüzden insan bazen sebepsiz yere daralır.

Hissedilen bu hüzün, pişmanlık değil; sadakattir

Bu sıkıntı; Günahkârlığın doğrudan sonucu değildir.Zayıflık da değildir. Eksiklik hiç ama hiç değildir.Aksine, verilen sözü unutmamış olmanın işaretidir.

Tasavvufta buna “mahzunluk makamı” denir.Mevlânâ’nın şu fikri tam buraya oturur:“Bu hüzün, ayrılığın hatırasıdır.”

İşte bu fani dünya, Elest’teki tatminin yerine geçmez ki…

İnsan farkında olmadan şunu bekler:Bir sevgi onu tamamlasın.Bir başarı içini doldursun.Bir yer “ev” olsun…

Ama hiçbir şey yetmez. Çünkü kalp:Yanlış kapıyı , yanlış âlemi çalmaktadır.

Bu yetersizlik hissi, hüzün olarak çıkar. Bu hüzün, bir çağrıdır.

Tasavvufta bu sıkıntı:Bir ceza değil,Bir uyarı hiç değil, bu sıkıntı bir davettir aslında…

Yani bir hatırlatmadır…

“Hatırla. Döndüğün yeri değil, geldiğin yeri hatırla.”

Bu yüzden:Secde rahatlatır,Dua hafifletir,Zikir derinleştirir…

Çünkü ruh, geldiği dile yaklaştıkça huzur bulur.

Ezcümle;Elest Bezmi’nin hüznü, karanlık bir sıkıntı değil;aslına sadık kalmış bir ruhun ince sızısıdır aslında…