EMEKLİLİK DEĞİL YOKSULLUK

Yaşarken Yaşlanamamak: 23 Bin Liralık "Emeklilik" Hikayesi
Eski Türk filmlerini hatırlarsınız; saçlarına ak düşmüş, emekli ikramiyesiyle çocuklarına ufak bir ev alan, geri kalan ömründe de mahalle kahvesinde dostlarıyla çay içip torun sevindiren o huzurlu ihtiyarları…

O sahneler artık sadece nostaljik birer sinema karesi değil, bu ülkenin geçmişine gömülmüş birer hayal…


Temmuz ayı itibariyle milyonlarca emeklinin merakla beklediği zam oranları netleşti ve en düşük emekli maaşı bütçe zorlamalarıyla ancak 23 bin 552 lira seviyesine çekilebildi. Masada bırakılan rakamlar, formüller ve bütçe dengesi analizleri bir yana, sokağın ve mutfağın acı gerçekliği bize bambaşka bir şey söylüyor: Türkiye’de emeklilik, bir ödül değil, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü.

Teoride Dinlenme, Pratikte Direnme
Dünyanın her yerinde emeklilik sisteminin temel bir felsefesi vardır: Aktif çalışma hayatı boyunca devlete ve topluma değer üreten birey, yaşlandığında geçim kaygısı gütmeden, insanca yaşayabileceği bir güvenceye kavuşur. Yani emekli olmak zordur ama emekli olduktan sonra geçinmek kolay olmalıdır.
Bizde ise bu piramit tam tersine çevrildi.


Bugün büyükşehirlerde ortalama kiralık ev fiyatlarının 20-25 bin liradan başladığı bir ekonomik iklimde yaşıyoruz. Matematik yalan söylemez; cebine 23 bin lira koyduğunuz bir emekliye aslında şunu söylemiş oluyorsunuz: "Bu parayla sadece bir evin kirasını ödeyebilirsin; ama o evde otururken ne bir şey yiyebilirsin ne de faturaları ödeyebilirsin." Barınma hakkı ile beslenme hakkı arasında sıkışıp kalan bir nesil yaratmış durumdayız.


Popülizmin Ağır Faturası
Peki, bu noktaya nasıl geldik? İşte tam da sizin vurguladığınız o tarihi virajda gizli her şey. Geçmişte siyasi ikballer, seçim vaatleri uğruna 40’lı, 50’li yaşlardaki sapa sağlam insanları emekli eden o popülist sistem, bugün kendi kendini tüketen bir canavara dönüştü. Dünyanın hiçbir aktüeryal (sigorta matematiği) dengesi, bir çalışanın dört emekliyi finanse etmesi gereken yerde, bir çalışana bir emekli düşen bir sistemi kaldıramaz.


"Bütçe yetmiyor" argümanı teknik olarak doğru olabilir; evet, geçmiş hataların yükü ağır. Ancak bu sistemik çöküşün ve plansızlığın faturasını, 30 yıl boyunca fabrikada dirsek çürütmüş, tarlada alın teri dökmüş, ofiste sabahlamış bugünün yaşlılarına kesmek ne kadar adil? Gençliğinde sistemin kurallarına uyan vatandaşın, yaşlandığında "bütçe dengesi" duvarına toslaması hangi sosyal devlet ilkesine sığar?


Geldiğimiz noktada emeklilerimiz hobileriyle ilgilenen, seyahat eden, hayatın tadını çıkaran "kıdemli vatandaşlar" değiller. Onlar, ilerlemiş yaşlarına rağmen ucuz ekmek kuyruklarında bekleyen, market broşürlerindeki indirimleri takip eden ve en acısı, hayatta kalabilmek için 60-70 yaşından sonra yeniden iş arayan gizli bir işsizler ordusu.
Eğer bir ülkede alın teriyle geçen bir ömrün mükafatı bir kiralık eve bile yetmiyorsa, orada sadece bütçe değil; sosyal adalet, vefa ve geleceğe olan güven de açık veriyor demektir. Emeklinin maaşına yapılan zamlar enflasyon canavarının dişini bile kovalamaya yetmiyorken, köklü ve adil bir sistem reformu yapılmadığı sürece bu yara kanamaya devam edecek.


Çünkü geçinmek, yaşlanan her insanın bu topraklara ödediği bedelin en doğal karşılığı olmalıdır.