ABD ve İsrail; İran’da bir "iç ayaklanma" veya "yönetim değişikliği" beklentisiyle yola çıksa da sahadaki gerçekler bu teorik planlarla örtüşmedi. 1980-88 yılları arasında komşu Irak ile tecrübe edilen kanlı savaş ve Batı'nın yıllardır uyguladığı ekonomik/askeri ambargolar, aslında ülkeyi bu tür dış müdahalelere karşı dirençli bir yapıya kavuşturmuştur.
Stratejik bir satranç hamlesi olarak kurgulanan bu müdahaleler sahada karşılık bulmazken; Abd ve İsrail’in savaşı hukuki bir meşruiyet zemininden tamamen koparıp küresel bir enerji krizine sürüklemektedir.
Hedeflenen toplumsal kırılma gerçekleşmediği halde saldırılara devam etmek, uluslararası hukukta sadece bir "saldırı suçu" (aggression) teşkil etmekle kalmıyor; bu aşamadan sonraki her hamle, küresel ekonomiyi adeta kolektif bir intihara sürüklemektedir.
Savaşın en somut ve yıkıcı etkisi, yitip giden hayatlar kadar geride kalanların yaşam standartlarında da hissediliyor:
* An itibarıyla Brent petrolün varil fiyatı, Hürmüz Boğazı’ndaki fiili kapanma ve güvenlik riskleri nedeniyle 100 dolar barajını aşmış durumda. Krizin uzaması halinde fiyatların 150 dolara kadar tırmanması işten bile değil.
* Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar boğazın istikrarsızlaşması; sadece yakıt fiyatlarını değil, gübre üretiminden gıda tedarikine kadar her temel ihtiyacın maliyetini yükseltiyor.
* Enerji maliyetlerindeki her %10’luk artışın küresel büyümeyi %0,15 oranında yavaşlattığı gerçeği, bu savaşın faturasının tüm dünyaya kesildiğinin en büyük kanıtıdır.
Bu denklemde Türkiye’nin rolü, "zorunlu bir dengeleyici" olmaktır. Ankara; ABD, İran ve İsrail arasındaki iletişim kanallarını açık tutabilen nadir aktörlerden biri. Ancak İsrail’in sert tutumu, Türkiye’nin bu misyonunu "ideal bir çözüm" arayışından ziyade, "daha kötü bir senaryoyu erteleme" çabasına dönüştürüyor.
Uluslararası hukuk, bir ülkenin rejimini dışarıdan dizayn etmeyi kesin bir dille yasaklarken; Abd ve İsrail bu zorlamanın bedelini insan yaşamıyla ve tüm dünyaya yansıyan enerji faturalarıyla ödetiyor.
Eğer "rejim değişikliği" stratejisi içeride karşılık bulmadıysa, saldırıları sürdürmek sadece İran’ı değil, doğrudan küresel ekonomik sistemi hedef almak demektir.
Askeri stratejiler evdeki hesaba uymadığında, bedeli sadece generaller değil, dünya ekonomisinin çarkları öder. Hukuksuz bir rejim değişikliği inadı, bir ülkeyi ve halkını yok etme riskinin yanı sıra, Hürmüz Boğazı’ndan geçen her varil petrolü küresel birer "ekonomik bombaya" dönüştürmektedir.
BARIŞ DOLU BİR HAFTA DİLERİM