Daha ne kadar yazacağımı bilmiyorum. Yazdıklarımın yormadan okunması, telefonla arayanlardan ve hiç tanımadığım kişilerden gelen mesajlarla kendini belli ediyor. Demek ki bazı coğrafyalar anlatıldıkça tükenmiyor; aksine insanın içinde yeniden yazma isteği uyandırıyor.
Kısa bir süreliğine Gezin’e gelip bu havayı soluduğumda, bir kez daha bu toprakların yalnızca bir yer değil, bir anlam taşıdığını fark ettim. Hazar Gölü’ne baktığımda, yıllar önce sönmeye yüz tutmuş bir balon gibi hatırladığım o manzaranın artık bambaşka bir hâle büründüğünü gördüm. Şimdi göl, sanki içine sığmayan bir hayatı taşır gibi kabarmış, mavisi koyulaşmış, ufka doğru yayılan bir ağırlık kazanmıştı. Sanki “beni artık yalnız bırakın” der gibi sessiz ama güçlü bir dili vardı.
Hazar Baba Dağı, çevresindeki zirvelerden topladığı karı kendi heybetine katmış, yüzü daha da sertleşmiş ama aynı zamanda daha asil bir hâl almıştı. Yamaçlara serpilmiş yazlıkların bahçeleri ise uzaktan bakıldığında tek parça bir yeşil örtü gibi görünüyordu. Rüzgâr estikçe dalgalanan bu örtü, toprağın nefes alışını gösteriyordu.
Bu mevsimde dağlar çoğu zaman sarıya dönerdi. Oysa bu yıl renkler inat eder gibiydi. Solmayı reddeden otların arasında açan kırmızı gelincikler, sarı ve beyaz papatyalarla birlikte yazın geçip gitmesine izin vermeyen bir tabloya dönüşmüştü.
Arılar… Onların çiçekten çiçeğe durmaksızın taşıdığı hayatı izlerken, küçük bir vızıltının aslında ne büyük bir düzeni ayakta tuttuğunu düşündüm. Görünmeyen bir emekle kurulan bu denge, insana kendi varlığını hatırlatıyordu.
Sulak havzanın gürültülü ev sahipleri olan kuşların, ağaçların arasına kurdukları yuvalarda yumurtadan çıkan yavrularını besleme ve koruma telaşını gözlerinizle gördüğünüzde insanın elinden onlara yardım etmek gelir. Oysa tabiat kendi düzeni içinde kusursuz işliyordu; insan ise çoğu zaman yalnızca seyirciydi.
Bermaz Ovası’na indiğimde bambaşka bir dünya açılıyordu. Sulak bahçeler bu yıl bütün sırrını ve cömertliğini aynı anda ortaya koymuştu. Yeşil, tek bir renk değilmiş gibi; açık, koyu, taze ve derin tonlara ayrılmıştı.
Dereler, dağların serinliğini ovaya taşıyan ince damarlar gibiydi. Geçtikleri her yerde toprağı uyandırıyor, kuruluğu unutturuyordu. Dağ çilekleri ve dağ incirleri dallarında ağırlaşmış, uzaktan bile varlıklarını belli eder hâle gelmişti.
Fasulyeler boy vermiş, çilek tarlaları kızıllığa dönmüş, domatesler güneşi içine çekmişti. Bıldırcınların gizlendiği fasulye tarlalarının yeşilliği, bütün renklerin üzerine sinmişti. Biberler ise yaprakların arasından ürkek ama ısrarlı bakışlarla kendini gösteriyordu.
Gezin’e döndüğümde bu bereketin insan yüzüne nasıl yansıdığını görmek zor değildi. Yazlıklarına gelen geçici insanların yüzlerinde bir yorgunluk değil, bir huzur vardı.
Belki de insanın aradığı şey çok uzakta değildir. Bir arının kanadında, bir derenin sabah serinliğinde, toprağın sessizce büyüttüğü bir meyvenin olgunluğunda saklıdır.
Vatanımızın her bir karışına bakarak bir şeyler bulmak zor değildir. Buradaki topraklara bakınca bir çok güzelliği bir arada görmenin heyecanı insanın içine oturur. İnsan bu topraklara sadece bakmaz içine alıp saklamak ister. İçine aldığını da kimseye ne yedirmek ne de çiğnetmek ister. Gezin de onlardan biridir. Hazar’ın derinliği, Hazar Baba’nın ağırlığı, Bermaz’ın bereketi ve Dicle’nin akışı aynı şeyi fısıldar: Yaşadığın yer sadece yeryüzü değildir; aynı zamanda bir emanettir.
Dicle bu yıl daha farklı akıyordu. Güzelliğinin farkında olan bir nehir gibi ağırbaşlı ve vakur ilerliyor, kıyısındaki ağaçlar ise göğe uzanarak onunla yarışır gibi büyüyordu. Bu manzara insana sadece hayranlık değil, aynı zamanda bir sorumluluk duygusu da bırakıyordu.
Ne var ki bütün bu güzelliklerin, hoyrat bir şekilde eksiltilişini görmek insana ağır geliyordu. Aynı topraklarda yaşayıp bu kayıplara sessiz kalmak, acıyı daha da derinleştiriyordu.
Gezin Tren İstasyonu çevresine yapılan endüstriyel müdahaleler, bu tabiatın yanına konduğunda insanın içini sızlatıyordu. Kendi elimizle bu güzelliğin dengesini bozmak, sanki kendi geleceğimizi daraltmak gibiydi.
Tam da şairin dediği gibi:
“Kendi elimle yâre kesip verdiğim kalem
Fetvâ-yı hûn-ı nâ-hakkımı yazdı ibtidâ”