Gezin Tren İstasyonu'nda yapılan konsantre bakır cevheri nakliye platformu etrafında başlayan tartışmalar devam etmektedir. Önceki yazımda da belirttiğim gibi, “Bu işe dur diyecek birileri yok mudur?” sorusuyla yazımı bitirmiştim.
Daha önceki yazılarımızda bu bölgenin sahip olduğu hukuki ve doğal değerleri ayrıntılarıyla ele almıştık. Sulak alanların korunmasına ilişkin düzenlemeler, sit alanı hükümleri, coğrafi işaretli ürünlerin korunmasına yönelik mevzuat ve endemik türlerin hayat hakkını güvence altına alan hükümler ortadayken; Gezin ve çevresinde yürütülen çalışmaların doğurabileceği sonuçlar ister istemez kamuoyunda haklı soruların sorulmasına neden olmaktadır.
Çünkü söz konusu olan sıradan bir arazi değildir.
Burada yalnızca birkaç ağacın kesilmesinden ya da bir yükleme platformunun inşasından bahsetmiyoruz. Burada; sulak alanların, endemik bitkilerin, yaban hayatının, tarım arazilerinin ve bölgenin doğal dengesinin geleceği tartışılmaktadır. Bermaz Ovası gibi yıllardır bölge insanını besleyen verimli toprakların hemen yanı başında gerçekleştirilen bu faaliyetler, doğal olarak kaygıları artırmaktadır.
Her ne kadar bazı tepkiler ortaya konulmuş olsa da güçlü ve örgütlü bir toplumsal karşı duruş sergilenemedi. Buna rağmen sorumluluk alarak inisiyatif kullanan kişi ve kurumlar da oldu. Ancak karar vericilerin ortamı yumuşatmaya yönelik açıklamaları kamu vicdanını tatmin etmeye yetmedi.
Gezin Tren İstasyonu'ndaki konsantre bakır cevheri yükleme platformu, bütün itirazlara rağmen inşa edilmeye devam ediyor. Eksilen ağaçlar, doldurulan alanlar, dökülen hafriyatlar, bozulan kuş yuvaları ve değişen doğal denge gözlerimizin önünde yaşanıyor. Belki bugün bunların etkileri tam olarak hissedilmiyor; ancak doğanın hesabının ne zaman karşımıza çıkacağı hiç belli olmaz ancak, mutlaka bu hesabı bir gün insanın önüne koyacaktır.
Dünyanın en güzel göllerinden biri olan Hazar Gölü'nün de bu süreçten etkilenmeyeceğini kim garanti edebilir? Olası bir kaza ya da ihmal durumunda ortaya çıkabilecek çevresel risklerin yalnızca gölle sınırlı kalmayacağı açıktır. Dicle Havzası'nın başlangıç noktalarından biri olan bu bölgede meydana gelebilecek herhangi bir çevresel olayın etkileri, nehir boyunca çok geniş bir coğrafyaya yayılabilecektir.
Üstelik mesele yalnızca Gezin Tren İstasyonu ile sınırlı değildir. Konsantre bakır cevheri yüklü konteynerler, Dicle Havzası boyunca kara yolu ile taşınarak Gezin Tren İstasyonuna ulaştırılacaktır. Zorlu yol şartlarında gerçekleşecek bu nakliye sırasında meydana gelebilecek olası bir trafik kazasının, çevre ve doğal hayat üzerinde ne gibi sonuçlar doğuracağını düşünmek bile insanı endişelendirmektedir.
Bu noktada kamuoyunun cevap beklediği bir başka soru daha vardır: Bakır rezervlerine ve üretim sahalarına daha yakın konumda bulunan Maden Tren İstasyonu dururken, neden özellikle Gezin tercih edilmektedir? Bu tercihin teknik, ekonomik ve çevresel gerekçeleri nelerdir? Bölge halkı ve kamuoyu, bu sorulara açık ve tatmin edici cevaplar verilmesini beklemektedir.
Peki bütün bunlar niçin yapılıyor?
Bu sorunun kamuoyunu tatmin edecek bir cevabı maalesef hâlâ verilmiş değildir.
Elâzığ Barosu sesimizi duydu mu bilmiyorum; ancak hukuki sürecin başlatılması için gerekli müracaatları yapacağını açıkladı. Bu açıklama önemlidir ve kıymetlidir. Ne var ki eskilerin bir sözü vardır: “Bâde harâbü'l-Basra.” Basra harap olduktan sonra gösterilen gayretlerin ne kadar sonuç vereceği her zaman tartışılmıştır.
Temennimiz, bu sözün Gezin için geçerli olmamasıdır.
Aslında Gezin Tren İstasyonu sıradan bir istasyon değildir. Bundan yaklaşık yüz yıl önce burayı inşa edenler de bunun farkında olmalı ki çevreyle uyumlu, mütevazı ve estetik bir yapı ortaya koymuşlardır. Bugün hâlâ o yapı, bulunduğu coğrafyayla kavga etmeden hayatı devam ettirmenin mümkün olduğunu göstermektedir.
Gezin Tren İstasyonu aslında Kızıltepe Köyü sınırları içindedir. İstasyonun bulunduğu alanın iki köy arasında kaldığı da biliniyor. Gezin Köyü'nün asıl yerleşim yeri ise tren istasyonunun kuzeydoğusunda, bir vadinin içinde yer alır. Vadiden akan tatlı su çevreyi adeta zümrüt yeşiline bürür. Bu bereketli coğrafya, narenciye dışında hemen her türlü meyve ve sebzenin yetiştirilebildiği verimli bir üretim merkezidir.
Elâzığ, Diyarbakır ve çevre ilçelerde yaşayanlar, tarla ve bahçe ürünlerinin önemli bir kısmının Gezin'den ve Bermaz Ovası'ndan karşılanmasının ne kadar değerli olduğunu iyi bilirler. Patates, fasulye, çilek en başta gelenler arasındadır. Tabii ortamda yetişen ürünlerin lezzetini bilenler, bu toprakların kıymetini de bilirler.
Bölgenin bir başka zenginliği ise arıcılıktır. Endemik bitkilerin çiçeklerinden elde edilen doğal bal, yalnızca ekonomik bir değer değil, aynı zamanda bu coğrafyanın doğal mirasıdır. Arılar yalnızca bal üretmez; hayatın devamlılığını sağlayan döngünün en önemli parçalarından biridir.
Aslında düşünülmesi gereken mesele de budur. Konu yalnızca bir yükleme platformu değildir. Konu; bir bölgenin hafızası, doğal mirası, tarımsal geleceği ve çocuklarımıza bırakacağımız çevredir.
Ne var ki bugün yaban hayatı, doğal hayat ve insan eli değmemiş güzellikler bütün risklere rağmen tehdit altında bulunmaktadır. Böylesine değerli bir coğrafyanın geleceği söz konusu iken sessiz kalmak doğru mudur?
Bu soruya herkesin kendi vicdanıyla cevap vermesi gerekir. Çünkü yarın kaybedilen değerlerin ardından söylenecek sözler, onları geri getirmeye yetmeyecektir.
Sesimizi duyan var mı?