Eskilerin hiçbir zaman değerini yitirmeyen bir sözü vardır: “Bu pilav daha çok su kaldırır.” Sanki bu söz, bugün kamuoyunun dikkatine sunmaya çalıştığımız Bermaz Ovası, Bermaz Ovası Sulak Alanı, Hazar Gölü ve Hazar Gölü Sit Alanı için söylenmiştir.
Yürürlükte bulunan kanun ve yönetmeliklere rağmen bu bölgede gerçekleştirilen çalışmalar, yalnızca bir yatırım veya lojistik faaliyet olarak değerlendirilemez. Çünkü söz konusu olan yer; endemik bitki türleriyle, verimli tarım arazileriyle, sulak alanlarıyla, yaban hayatıyla ve Dicle Havzası'nın başlangıç sahalarından biri olmasıyla Türkiye'nin en hassas doğal alanlarından biridir.
Hazar Gölü'nün kıyısında, Bermaz Ovası'nın hemen yanında kurulması planlanan sevkiyat alanı ve Gezin Tren İstasyonu, doğal olarak birçok soruyu da beraberinde getirmektedir. Bu bölgede bekletilecek ve taşınacak konsantre bakır yüklerinin oluşturabileceği çevresel riskler hakkında kamuoyunun yeterince bilgilendirilmediği görülmektedir.
Konsantre bakır cevheri, taşınması ve depolanması sırasında yüksek dikkat ve güvenlik tedbirleri gerektiren bir endüstriyel üründür. Olası bir kaza, sızıntı veya kontrol dışı yayılım durumunda ortaya çıkabilecek etkilerin yalnızca belirli bir alanla sınırlı kalmayacağı açıktır. Bölgenin hâkim rüzgârları, su kaynakları ve doğal hayat alanları dikkate alındığında, yaşanabilecek bir olumsuzluğun Hazar Gölü'nü, çevredeki tarım arazilerini ve Dicle Havzası'nı etkileyebileceği yönündeki endişeler hafife alınamaz.
Mesele yalnızca bir yükün bir noktadan başka bir noktaya taşınması değildir. Mesele; Hazar Gölü'nün suyudur, Bermaz Ovası'nın toprağıdır, Gezin'in meşhur çileğidir, keven çiçeğine konan arıdır, sulak alanlarda barınan kuştur ve bu coğrafyada hayatını sürdüren bütün canlılardır.
Peki bütün bunların karşılığında kamuoyu ne bilmektedir?
Bakır cevheri yataklarına daha yakın alternatif güzergâhlar ve istasyonlar bulunurken neden özellikle Gezin tercih edilmektedir? Bölgenin sit alanı ve sulak alan statüsü hangi gerekçelerle göz ardı edilmektedir? Eğer bu proje çevre açısından hiçbir risk taşımıyorsa, bunu ortaya koyan bilimsel raporlar neden kamuoyuyla açık ve anlaşılır biçimde paylaşılmamaktadır?
Daha da düşündürücü olan ise yaşanan sessizliktir.
Çevre örgütlerinin, kanunları uygulamakla yükümlü bürokratik mekanizmanın ve kolluk kuvvetlerinin bu konuda hiçbir sorumluluğu yok mudur? En küçük çevresel meselelerde dahi açıklama yapan, kamuoyu oluşturan ve hukuki süreçleri takip eden kuruluşlar neden bu konuda sessiz kalmaktadır? Eğer her şey mevzuata uygunsa bunun açıklanması, değilse gerekli hukuki süreçlerin işletilmesi gerekmez mi?
Bir baronun, bir çevre örgütünün veya ilgili kurumların konuyu incelemesi, gerektiğinde yargı yoluna başvurması bu kadar zor mudur? Hukukun amacı yalnızca meydana gelmiş zararları tespit etmek değil, oluşabilecek zararları önlemektir. Doğa geri dönüşü olmayan şekilde zarar gördükten sonra alınacak tedbirlerin hiçbir anlamı olmayacaktır.
Bugün mesele yalnızca bir tren istasyonu değildir. Mesele, bir gölün geleceğidir. Bir ovanın geleceğidir. Bir ekosistemin geleceğidir. Mesele, çocuklarımıza nasıl bir miras bırakacağımızdır.
Geleceğimize kıymayı göze alanlar kadar, buna karşı kanuni yolları işletmeyi geciktirenlerin de sorumluluk taşıdığını görmek zor değildir. Yetkili çevrelerin sessizliği, kamuoyunun zihninde cevap bekleyen soruların çoğalmasına neden olmaktadır.
Bu nedenle güzel vatanımızın ortasında bir nazar boncuğu gibi parlayan nazlı Hazar Gölü'nün hayatını tehlikeye atabilecek her türlü girişim karşısında vicdanlara seslenmek istiyorum.
Lütfen bir kez daha düşünün.
Bir gölü kaybetmek yalnızca bir su kütlesini kaybetmek değildir. Bir gölü kaybetmek; kuşları, balıkları, ağaçları, tarlaları, bağları, insanların hatıralarını ve bir coğrafyanın hafızasını kaybetmektir.
Bugün korunamayan Hazar Gölü, yarın yalnızca fotoğraflarda kalan bir güzelliğe dönüşmesin. Çünkü doğa kendini savunamaz. Onun sesi olmak, onu korumak ve gelecek nesillere sağlıklı biçimde emanet etmek hepimizin ortak sorumluluğudur.
Madem ki hiçbir tedbir alınmadan Gezin Tren İstasyonu'nda inşa edilen taşıma platformunun yapımı bütün hızıyla sürdürülmektedir; o hâlde bir an önce tamamlanıp faaliyete geçirilsin. Hatta bununla da yetinilmeyip sit alanı ilan edilen yerlerin sit statüsü kaldırılsın, sulak alanlarla ilgili koruma kararları da yürürlükten çıkarılsın.
O zaman belki kimsenin itiraz edecek bir sözü kalmaz.
Çilek üreticileri mağdur olmuş, fasulye ve patates üreticileri zarar görmüş, arıcılar geçim kaynaklarını kaybetmiş, bölgenin doğal zenginlikleri risk altına girmiş; ne önemi var? Yıllardır korunmaya çalışılan ekolojik denge zarar görmüş, Hazar Gölü'nün geleceği tartışmalı hâle gelmiş; bunlar da göz ardı edilebilir.
Eğer koruma kararları uygulanmayacaksa, kanunlar gerektiğinde görmezden gelinecekse ve çevresel kaygılar hiçbir anlam taşımayacaksa, o zaman insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu bölgelere neden sit alanı denildi, neden koruma statüsü verildi ve neden bu kadar yönetmelik çıkarıldı?
Kanunların uygulanmayacağı, koruma kararlarının dikkate alınmayacağı bir yerde asıl mağduriyet yalnızca üreticilerin değil; hukukun, vicdanın ve gelecek nesillerin mağduriyetidir.