HÂLET EFENDİ

19. yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı Devleti’nin içeride isyanlar ve iktidar mücadeleleriyle sarsıldığı, dışarıda ise giderek ağırlaşan siyasi meselelerle karşı karşıya kaldığı çalkantılı bir dönemdi. Devletin geleceğini belirleyecek kararların alındığı bu yıllarda, saray çevresinde yükselen bir isim, kısa zamanda makam sahiplerinin ve devlet adamlarının kaderi üzerinde belirleyici bir güç kazandı.
Acaba o, insanların kaderine yön verirken devletin geleceğini de etkilediğinin farkında mıydı? Bu isim, yakın tarihimizin en meşhur, en güçlü ve en tartışmalı simalarından biri olan Hâlet Efendi’ydi.
Zekâsı, insanları tanıma kabiliyeti ve çevre edinme becerisi sayesinde sıradan bir kâtiplikten devletin en nüfuzlu mevkilerine kadar yükseldi. Ne var ki nüfuzu arttıkça servet ve iktidar tutkusu da büyüdü. Devlet görevlerinin dağıtılmasından sadrazamların azline, vezirlerin sürgününden idam kararlarına kadar pek çok meselede belirleyici bir rol oynadı. Halk arasında “Devlet Kâhyası” diye anılması, ulaştığı gücün derecesini göstermeye yetiyordu.
Ancak Hâlet Efendi’nin yükselişi, yalnızca bir devlet adamının şahsi başarı hikâyesi değildi. Fenerli Rum beyleriyle kurduğu yakın ilişkiler, yeniçeri ağalarından gördüğü destek ve makamları kendi nüfuzunu artırmak için kullanması, Osmanlı siyasetinin seyrini de etkiledi. Özellikle Tepedelenli Ali Paşa meselesindeki müdahaleleri, Mora’daki dengeleri sarsan gelişmeler arasında yer aldı. Bu durum, ilerleyen yıllarda daha geniş çaplı bir Yunan meselesine dönüşecek sürecin hızlanmasına zemin hazırladı.
Asıl adı Mehmed Said olan Hâlet Efendi, Kırımlı Kadı Hüseyin Efendi’nin oğluydu. Daha sonra benimsediği “Hâlet” mahlasıyla tanındı ve tarihe bu adla geçti. Düzenli bir öğrenim hayatı olmamasına rağmen kendisini yetiştirmeyi başardı. Kıvrak zekâsını, insanları etkileme kabiliyetini ve güçlü ilişkiler kurma becerisini, yükselişinin en önemli araçları hâline getirdi.1
Önceleri kadılık mesleğine yöneldi. O dönemde kadı, yalnızca davalara bakan bir hâkim değil, görev yaptığı yerin bazı idari işlerinden de sorumlu bir devlet görevlisiydi. Ancak Hâlet Efendi’nin asıl yükselişi kadılık yolunda değil, saraya yakın devlet dairelerinde başladı. Rikâb-ı Hümâyun Reisi Mehmed Râşid Efendi’nin yanında mühürdar yamağı, başka bir ifadeyle mühür görevlisinin yardımcısı olarak çalışmaya başladı.
“Padişahın üzengisi” anlamına gelen Rikâb-ı Hümâyun, terim olarak hükümdarın yakın maiyetini, saraya bağlı özel hizmetleri ve padişahın çevresindeki görevlileri ifade ediyordu. Hâlet Efendi burada yalnızca devlet işlerinin nasıl yürütüldüğünü öğrenmekle kalmadı; iktidara giden yolun hangi kapılardan açıldığını ve hangi ilişkilerden geçtiğini de yakından gördü.
Kısa zamanda Mehmed Râşid Efendi’nin güvenini kazandı. Bununla birlikte onun yükselişini yalnızca zekâsı ve çalışkanlığıyla açıklamak yeterli değildir. Hâlet Efendi, hangi çevrelerde bulunması, kimlerle yakınlık kurması ve karşısındaki insanları nasıl etkilemesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Güçlü kişilerin dikkatini çeken meclislere girmeyi, kurduğu dostlukları korumayı ve bu ilişkileri gelecekteki yükselişi için kullanmayı başarıyordu.
Galata Mevlevîhânesi’ne devam etmesinde de insanları ve çevresindeki imkânları iyi değerlendirme yeteneğinin payı vardı. Hâlet Efendi’nin Mevlevîliğe ilgisi yalnızca görünüşten ibaret değildi. Bununla birlikte III. Selim ve II. Mahmud’un Mevlevîliğe, özellikle Galata Mevlevîhânesi’ne ve dergâhın şeyhine gösterdikleri yakınlık da onun dikkatinden kaçmamıştı. Padişahların rağbet ettiği bu çevrede bulunmak; saray mensuplarıyla tanışmak, nüfuzlu kişilerle temas kurmak ve devlet nezdinde itibar kazanmak bakımından önemli fırsatlar sunuyordu.
Galata Mevlevîhânesi, yalnızca dinî ve tasavvufi hayatın yaşandığı bir dergâh değildi. Aynı zamanda şairlerin, sanatkârların, yüksek dereceli devlet görevlilerinin ve dönemin nüfuzlu simalarının bir araya geldiği önemli bir kültür merkeziydi. Hâlet Efendi, bu çevrede kendisini tanıtma imkânı buldu; yeni dostluklar kurdu ve ileride yükselişine katkı sağlayacak ilişkiler geliştirdi. Böylece Mevlevîhâne, onun hem kültürel dünyasının şekillendiği hem de siyasi geleceğinin temellerinin atıldığı önemli duraklardan biri oldu.
Bir süre çeşitli devlet adamlarının yanında kâtiplik yaptı. O dönemde Osmanlı Devleti’nin dış ilişkilerine dair resmî yazışmalar, büyük ölçüde Dîvân-ı Hümâyun tercümanları tarafından yürütülüyordu. Merkezî hükûmetin resmî tercümanları olan bu görevlilerin çoğu, İstanbul’un Fener semtinde yaşayan nüfuzlu Rum ailelerinden seçiliyordu. “Fenerli Rum beyleri” olarak tanınan bu çevre, yalnızca tercümanlık görevlerinde değil; Eflak ve Boğdan voyvodalarının belirlenmesinde ve Osmanlı dış siyasetinin yürütülmesinde de önemli bir nüfuza sahipti.
Hâlet Efendi, Fenerli Rum beyleriyle kısa zamanda güçlü bağlar kurdu. Bu ilişkiler, yalnızca meslek hayatında yükselmesine yardımcı olmakla kalmadı; ilerleyen yıllarda aldığı bazı siyasi kararlar üzerinde de belirleyici oldu. Özellikle Eflak ve Boğdan voyvodalıkları ile tercümanlık makamlarının dağıtımında söz sahibi hâle geldikçe nüfuzu genişledi, serveti büyüdü ve devlet yönetimindeki ağırlığı giderek arttı.2
Ne var ki elde ettiği makam ve servet, Hâlet Efendi’yi tatmin etmiyordu. Gücü arttıkça daha fazlasını istiyor; kendisine bağlı olanları ödüllendirirken beklediği parayı, hediyeyi ya da desteği vermeyenleri kolayca karşısına alıyordu. Devlet görevlerini liyakatten ziyade bağlılık, şahsi yakınlık ve menfaat ölçülerine göre dağıttığı ileri sürülüyordu. Nüfuzu genişledikçe çevresinde makam ve çıkar bekleyenlerin sayısı artıyor, beklentileri karşılanmayanlar ise kısa zamanda onun düşmanı hâline geliyordu.
Meslek hayatındaki yükselişi de aynı hızla sürdü. Kısa sürede devletin yüksek dereceli kalem memurlarından oluşan Hâcegân sınıfına dâhil edildi. Ardından başmuhasebecilik pâyesi ve orta elçi unvanıyla Paris’e gönderildi. Napolyon dönemine rastlayan Paris görevi yaklaşık üç yıl sürdü. Avrupa siyasetinin köklü değişimlerden geçtiği bu yıllarda diplomasi tecrübesi kazandı; devletler arasındaki güç mücadelesini ve ittifakların değişken yapısını yakından gözlemleme imkânı buldu.
Görevinin sona ermesinin ardından İstanbul’a döndü ve beylikçi vekilliğine getirildi. Dîvân-ı Hümâyun’un resmî yazışmalarını ve devlet kararlarının kaleme alınmasını yöneten beylikçilik, merkez teşkilatının önemli görevlerinden biriydi. Hâlet Efendi, bir süre sonra reisülküttaplığa kadar yükseldi. Görev alanı bakımından bugünkü dışişleri bakanlığına benzeyen reisülküttaplık; devletin dış yazışmalarını, diplomatik ilişkilerini ve önemli resmî belgelerini yöneten yüksek bir makamdı.
Ancak onun yükselişi kesintisiz olmadı. Reisülküttaplığı sırasında Fransızlar, İngilizlerle gizlice haberleştiğini ileri sürdüler. Bu suçlama üzerine görevinden alınarak Kütahya’ya sürüldü. Fakat sürgün, siyasi hayatının sonu olmadı. Hâlet Efendi, düştüğü yerden yeniden kalkmayı, değişen şartları kendi lehine çevirmeyi ve karşısına çıkan fırsatları değerlendirmeyi bilen biriydi.3
Bağdat Valisi Süleyman Paşa’nın merkezî yönetime karşı gelmesi, Hâlet Efendi’ye beklediği fırsatı sundu. II. Mahmud, onu Süleyman Paşa’yı ortadan kaldırmak ve yerine kethüdası Abdullah Ağa’yı getirmekle görevlendirdi. Kethüda, yüksek dereceli bir devlet adamının vekilliğini yapan, işlerini yürüten ve en yakın yardımcısı sayılan kişiydi. Hâlet Efendi, Musul ve Baban mutasarrıflarının da yardımıyla kendisine verilen görevi tamamladı ve böylece II. Mahmud’un güvenini yeniden kazandı.
İstanbul’a döndüğünde Rikâb-ı Hümâyun kethüdalığına getirildi. Sarayın özel işlerini ve gizli haberleşmesini yürüten bu makam, ona devletin en mahrem meselelerine ulaşma imkânı sağladı. Ardından nişancılığa yükseldi. Nişancı, padişahın fermanlarına tuğra çeken, devletin arazi kayıtlarını ve önemli resmî belgelerini düzenleyen üst düzey bir devlet görevlisiydi.
Hâlet Efendi’nin II. Mahmud üzerindeki nüfuzu zamanla daha da arttı. Devlet adamlarının tayininde, görevden alınmasında ve sürgüne gönderilmesinde belirleyici bir güç hâline geldi. Halk arasında kendisine “Devlet Kâhyası” denilmeye başlandı. Bir kişinin ya da kurumun işlerini yöneten kimse anlamındaki “kâhya” sözü, onun devletin hemen her işine karıştığını ve önemli kararların alınmasında etkili olduğunu anlatıyordu.
Öyle büyük bir nüfuza erişmişti ki devlet işleri Hâlet Efendi’den, Hâlet Efendi de devlet işlerinden ayrı düşünülemez olmuştu. Devleti âdeta avucunun içine almıştı. Askerî ocaklardan sarayın en mahrem odalarına kadar İstanbul’un her köşesinde ona haber taşıyan adamlar bulunuyordu. Şehirde gözünün görmediği, kulağının işitmediği hiçbir yer olmadığı söylenirdi.
Yeniçeri ağalarıyla kurduğu yakın ilişkiler, gücünün en önemli dayanaklarından biriydi. Elde ettiği kazançlardan onlara pay verdiği, böylece askerî gücü arkasına alarak saray ve devlet üzerindeki hâkimiyetini kuvvetlendirdiği söyleniyordu. Devlet görevlileri, onun karşısında söyleyecekleri her sözü dikkatle seçiyor; tek bir sözünün kendilerini makamlarından, servetlerinden, hatta hürriyetlerinden edebileceğini biliyorlardı. Hâlet Efendi’nin dostluğu makam ve zenginlik, düşmanlığı ise azil, sürgün, mal kaybı, hatta ölüm getirebiliyordu.
İktidar ve servet tutkusu, yalnızca devlet düzenini sarsmakla kalmadı; birçok insanın hayatını da kararttı. Sadrazamların değiştirilmesi, vezirlerin görevden alınması, sürgüne gönderilmesi veya idam edilmesi, zamanla onun için sıradan siyasi araçlara dönüşmüştü. Görev ve makamların dağıtılması karşılığında para aldığı, bu yolla büyük bir servet edindiği ileri sürülüyordu. Onun iradesine karşı çıkanların uğrayabileceği en hafif cezanın sürgün olduğu anlatılırdı.4
Şeyhülislâm Mekkîzâde Âsım Efendi ve ondan sonra bu makama gelen Çerkez Halil Efendi ile de anlaşamadı. Her iki şeyhülislâmın görevden alınmasında etkili olduğu ileri sürüldü. Rum İsyanı sırasında fikir ayrılığına düştüğü Çerkez Halil Efendi’yi sürgüne göndertti. Halil Efendi’nin eşini büyücülükle suçlatarak feci biçimde öldürttüğü, Halil Efendi’nin de bu haberi aldıktan sonra felç geçirerek hayatını kaybettiği rivayet edilir. Böylece Hâlet Efendi’nin şahsi kini, yalnızca devlet görevlilerinin kaderini değil, onların yakınlarının hayatını da belirleyen bir güce dönüşmüştü.5
Onun Osmanlı Devleti’nin geleceği bakımından en ağır sonuçlar doğuran müdahalelerinden biri, Tepedelenli Ali Paşa meselesiydi. Ali Paşa, Balkanlar’da büyük bir nüfuz kurmuş, geniş bir bölgeyi fiilen kendi idaresi altında tutan güçlü bir Osmanlı valisiydi. Bölgedeki Rum unsurlar ve silahlı gruplar üzerinde baskı kurabilen başlıca mahallî güçlerden biriydi; ancak onun tasfiyesinin Rum İsyanı’na doğrudan yol açtığı görüşü tarihçiler arasında tartışmalıdır.
Hâlet Efendi, yakın ilişkiler kurduğu Fenerli Rum beylerinin teşvik ve etkisiyle Tepedelenli Ali Paşa’ya karşı tavır aldı. Ali Paşa’nın kendisine beklediği miktarda para ve hediye vermemesi de aralarındaki düşmanlığı daha da derinleştirdi. Şahsi kin ve menfaat hesaplarını devlet çıkarlarının önüne koyduğu ileri sürülen Hâlet Efendi, nüfuzunu kullanarak merkezî yönetimin Ali Paşa’ya karşı harekete geçmesinde etkili oldu.
Osmanlı Devleti’nin kendi valisine karşı yürüttüğü uzun ve yıpratıcı mücadele, Mora’daki dengeleri sarstı. Devletin askerî gücü Ali Paşa üzerine yöneltilirken Rum teşkilatları daha rahat hareket etme imkânı buldu ve Ali Paşa’nın Yanya’daki iki yıla yaklaşan direnişi sırasında Rum İsyanı geniş bir alana yayıldı. Bununla birlikte isyanın yalnızca bu otorite boşluğundan doğduğunu söylemek doğru değildir; Ali Paşa da merkezî yönetime karşı mücadelesinde bazı Rum gruplarla iş birliği kurmuş, onlara para ve silah desteği vermişti.
Elbette Mora İsyanı’nın ve Yunanistan’ın bağımsızlığa uzanan sürecinin bütün sorumluluğunu tek başına Hâlet Efendi’ye yüklemek doğru değildir. Avrupa devletlerinin müdahaleleri, milliyetçilik düşüncesinin yayılması, Filiki Eterya’nın faaliyetleri ve Osmanlı idaresinde yaşanan sorunlar da bu sürecin başlıca unsurlarıydı. Bununla birlikte Hâlet Efendi’nin şahsi kini, rüşvete düşkün olduğu yönündeki iddialar, Fenerli Rum beyleriyle kurduğu sıkı ilişkiler ve Tepedelenli Ali Paşa’nın tasfiyesindeki rolü, isyanın geliştiği siyasi ortamın oluşmasına katkıda bulunan etkenler arasında yer aldı. Ardından yaşanan çatışmalar, büyük toprak kayıplarına, binlerce insanın ölümüne, göçlere ve uzun yıllar sürecek acılara yol açtı.6
Yahya Kemal, Tarih Musâhabeleri adlı eserinde Hâlet Efendi’nin yükselişini büyük ölçüde onun şahsi yeteneğine ve güçlü iradesine bağlar. Sarayın dışında gizli bir müşavirken devlet işlerini çözdükçe güç kazandığını, sonunda mutlak bir hükümdar gibi davranmaya başladığını belirtir. Gerçekten de Hâlet Efendi’yi zirveye taşıyan; zekâsı, sabrı, çevre edinme kabiliyeti ve insanları kendi amaçları doğrultusunda yönlendirme becerisiydi. Fakat onu yükselten bu özellikler, sınır tanımayan hırsıyla birleşince düşüşünü de hazırladı.7
Siyasi hayatındaki sertliğe rağmen kültür ve sanatla ilgilenen bir yönü de vardı. Çok sayıda kıymetli yazma eser toplamıştı. Onun bu merakını bilenler, buldukları değerli kitapları kendisine hediye ederek yakınlığını ve teveccühünü kazanmaya çalışırlardı. Böylece kitap sevgisi bile zamanla çevresinde oluşan menfaat ilişkilerinin bir parçasına dönüşmüştü.
Galata Mevlevîhânesi’nde bir sebil, kütüphane ve muvakkithâne yaptırdı. Topladığı yazma eserlerle zengin bir kütüphane meydana getirdi. Şiirle de ilgilenmiş; kaside ve methiyelerinin yer aldığı bir divan ile manzumelerini ihtiva eden Zînetü’l-mecâlis adlı eseri bırakmıştı.8
Onun kişiliğindeki çelişki dikkat çekiciydi: Bir tarafta kitaplara, şiire ve Mevlevî kültürüne ilgi gösteren, kütüphane ve sebil yaptıran bir insan; diğer tarafta makam, servet ve iktidar uğruna insanların hayatını karartmaktan çekinmeyen bir devlet adamı vardı.
Hâlet Efendi’nin devlet üzerindeki hâkimiyeti uzun yıllar sürdü. Ancak Rum İsyanı giderek büyümüş, Mora’daki düzen bozulmuş, devlet işleri içinden çıkılmaz bir hâl almış ve yeniçerilerin yönetim üzerindeki baskısı artmıştı. II. Mahmud, bir süre onun tecrübesinden, nüfuzundan ve kurduğu ilişkilerden yararlanmış olsa da sonunda Hâlet Efendi’nin devlet için bir dayanak olmaktan çıkıp ciddi bir tehlikeye dönüştüğünü gördü.
Hâlet Efendi sarayın pek çok sırrını biliyor, yeniçerilerle yakın ilişkilerini sürdürüyor ve devlet görevlilerinin önemli bir kısmını kendisine bağlı tutuyordu. Bu sebeple İstanbul’da açıkça görevden alınması veya etkisiz hâle getirilmesi kolay değildi. II. Mahmud, sonunda ondan kurtulmaya karar verdi. Hâlet Efendi önce Bursa’ya, ardından Konya’ya sürgün edildi.
Hâlet Efendi, bundan sonraki ömrünü Konya’da geçireceğini düşünüyordu. Ancak padişahın hükmü çoktan verilmişti. Koru-yı Hümâyun Ağası Ârif Ağa, Kasım 1822’de padişahın emrini yerine getirerek onu Konya’da öldürdü ve kesik başını İstanbul’a gönderdi. Böylece yıllarca başkalarının azline, sürgününe ve ölümüne tesir eden adam, sonunda kendisi de bir padişah emriyle ortadan kaldırılmış oldu.
Kesik başı önce Galata Mevlevîhânesi’ne, ardından Yahya Efendi Dergâhı hazîresine defnedildi; yıllar sonra yeniden Galata Mevlevîhânesi’ne nakledildi. Ölümünün ardından mallarına devletçe el konuldu. Hâlet Efendi’nin daha hayattayken vakfettiği yazma ve matbu eserler ise zamanla Süleymaniye Kütüphanesi’ne nakledilen Hâlet Efendi koleksiyonunun temelini oluşturdu.9
Yaklaşık altmış iki yıllık ömrü boyunca sıradan bir kâtiplikten Osmanlı Devleti’nin en güçlü adamlarından biri olmaya kadar yükseldi. Fakat ardında hayırla anılan bir isim değil; korku, rüşvet, sürgün ve ölümle hatırlanan ağır bir miras bıraktı. Şahsi düşmanlıkları devletin yanlış kararlar almasında etkili olmuş, dinmek bilmeyen iktidar tutkusu birçok insanın hayatını karartmış ve sonuçları uzun yıllar hissedilecek gelişmelere zemin hazırlamıştı.
İdamından sonra halk arasında onun için şu beytin söylendiği rivayet edilir:
“Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur,
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur.”10
Bu beyit, halkın Hâlet Efendi hakkında verdiği hükmü birkaç kelimeyle özetlemektedir. O, zekâsı ve kabiliyeti sayesinde devletin en yüksek makamlarına ulaşmış; ancak dostlukları menfaate, makamları kazanca, devlet otoritesini ise korku ve intikam aracına dönüştüren bir yönetim anlayışının en çarpıcı sembollerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
Hâlet Efendi’nin hayatı, bir devlet adamının şahsi hesaplarının yalnızca kendi dönemini değil, gelecek nesilleri de etkileyebileceğini gösteren ibret verici bir örnektir. Mora meselesinin zamanla geniş bir Yunan meselesine dönüşmesi, Osmanlı Devleti’nin uğradığı toprak kayıpları ve Türk-Yunan ilişkilerine miras kalan tarihî güvensizlikler, yanlış siyasi kararların ne kadar uzun ömürlü sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir.
Devlet yönetimi şahsi ihtiraslara teslim edildiğinde makamlar hizmet yeri olmaktan çıkar; servet, nüfuz ve intikam aracına dönüşür. Adalet ve liyakat devlet idaresinin temel ilkeleri hâline getirilmedikçe Hâlet Efendiler tükenmeyecek, onların yol açtığı meselelerin izleri de nesiller boyunca yaşamaya devam edecektir.

------------------
1. Abdülkadir Özcan, “Hâlet Efendi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul, 1997, s. 249-251; Süheyla Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi: Mehmed Said Hâlet Efendi, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018.
2. Özcan, “Hâlet Efendi”, s. 249-251; Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi.
3. Özcan, “Hâlet Efendi”, s. 249-251; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, c. IX-XII, ilgili bölümler; Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi.
4. Özcan, “Hâlet Efendi”, s. 249-251; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, c. IX-XII, ilgili bölümler; Abdurrahman Şeref Efendi, Tarih Musahabeleri, İstanbul, 1339/1923, s. 27-38; Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi.
5. Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, ilgili bölümler; Abdurrahman Şeref Efendi, Tarih Musahabeleri, s. 27-38; Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi.
6. Süheyla Yenidünya, “Hâlet Efendi’nin Tepedelenli Ali Paşa İsyanındaki Rolü”, Uluslararası Balkan Dil, Kültür ve Medeniyet Sempozyumu Bildirileri, Edirne: Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü, 2013, s. 261-277; Kemal Beydilli, “Tepedelenli Ali Paşa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 40, İstanbul, 2011, s. 476-479; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, c. XII, ilgili bölümler.
7. Yahya Kemal Beyatlı, Tarih Musâhabeleri, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, Batur Matbaası1975
8. İsmail E. Erünsal, “Hâlet Efendi Kütüphanesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul, 1997, s. 251; Özcan, “Hâlet Efendi”, s. 249-251; Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi.
9. Özcan, “Hâlet Efendi”, s. 249-251; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, c. XII, ilgili bölümler; Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi; Erünsal, “Hâlet Efendi Kütüphanesi”, s. 251.
10. Abdurrahman Şeref Efendi, Tarih Musahabeleri, s. 27-38; Özcan, “Hâlet Efendi”, s. 249-251.

KAYNAKÇA:
Ahmed Cevdet Paşa. Tarih-i Cevdet.
Abdurrahman Şeref Efendi. Tarih Musahabeleri. İstanbul, 1339/1923..
Beyatlı, Yahya Kemal. Tarih Musâhabeleri. İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Batur Matbaası 1975
Beydilli, Kemal. “Tepedelenli Ali Paşa.” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 40, İstanbul, 2011, s. 476-479.
Erünsal, İsmail E. “Hâlet Efendi Kütüphanesi.” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul, 1997, s. 251.
Özcan, Abdülkadir. “Hâlet Efendi.” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul, 1997, s. 249-251.
Yenidünya, Süheyla. “Hâlet Efendi’nin Tepedelenli Ali Paşa İsyanındaki Rolü.” Uluslararası Balkan Dil, Kültür ve Medeniyet Sempozyumu Bildirileri, Edirne: Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü, 2013, s. 261-277.
Yenidünya Gürgen, Süheyla. Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi: Mehmed Said Hâlet Efendi. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018.