HAZAR GÖLÜ

Cennet vatanımızın altı kadar üstü de zengindir; fakat insan çoğu zaman gözünü yerin altındaki cevhere çevirirken, ayağının altındaki asıl serveti fark edemez. Oysa insanlığı ayakta tutan madenlerden önce havadır, sudur, topraktır, berekettir. Yıllar önce okul sıralarında duyduğumuz şu cümlenin bugün hâlâ üzerinde düşünülmeye değer olduğunu düşünenlerdenim: “Türkiye yeterince sulanabilirse, 300 milyon insanı barındırabilecek bir potansiyele sahiptir.” Bu söz yalnızca ekonomik bir tespit değil; ihmal edilerek ötelenen bir imkânın zihinlerimize kazınan ifadesidir. Hâlâ bir darbımesel gibi zihinlerimizde yaşamaktadır.

Toprak insana benzer; ilgi gördükçe karşılık verir, ihmal edildikçe susar. Anadolu’nun bağrında yetişen her başak, her meyve, her sürü ve gökyüzünü yararak geçen her kuş; insanla tabiat arasındaki sessiz anlaşmanın izlerini taşır. Asıl zenginlik, yerin metrelerce altında saklanan madenlerde değil; insanı doyuran, yaşatan ve ayakta tutan bu görünmez dengededir.

Elâzığ ise bu büyük tablonun en dikkat çekici köşelerinden biridir. Tabiatı, hiçbir ressamın yapamayacağı renklerle adeta yeniden resmeden eşsiz sanatkâr, burada güzelliği yalnız dağlarla ve ovalarla değil; dağların arasına mavi bir boncuk gibi yerleştirdiği Hazar Gölü’nün derin mavisiyle tamamlamıştır.

2000 metreyi aşan dağların arasında uzanan Hazar Gölü, günün her saatinde başka bir renge bürünür. Sabahın ilk ışıklarıyla duru ve sakin bir maviye dönüşen göl, öğle vakti gökyüzünün parlaklığını içine çeker; akşam olduğunda ise laciverte çalan ağır bir sessizliğe gömülür. Gece ay ışığı suyun üzerine vurduğunda, göl artık bir manzara olmaktan çıkar; insanın içine işleyen derin bir tefekküre dönüşür.

Yazın kavurucu sarı sıcaklarından kaçarak serinlenmek isteyenler, kıyısına vardıklarında hafif dalgaların taşıdığı serinliğin yalnız yüzlerini değil, ruhlarını da ferahlattığını hissederler. Bu serinlik karşısında, kıyıya vuran dalgaların başka alemlerden ötelerden haberler getirdiğini düşünenler konuşmalarını keserek bu seslerin içinde kendilerini bulurlar. Tabiatın sadece seyredilecek bir güzellik olmadığını anlayanlar ise sessizliği tercih etmenin konforunu doyasıya yaşarlar.

Hazar gölü insana yalnızca seyir zevki sunmaz; tefekkür etmeyi, iç hesaplaşmayı, bu güzellikleri bahşedeni düşünmeyi, zikir hâlinde olmayı, geçici olanı terk etmeyi, yavaşlamayı ve kendini yeniden duymayı öğretir. Hazar Gölü de işte böyle bir yerdir.

Hazar Gölü bu güzellikleri tek başına yaşamaz. Bermaz Ovası’na, Dicle’nin yatağına mavi sularını akıttığı zamanlarda; bin türlü yeşilliğin, yaban meyvelerinin ve tarlaların bereketine bereket katmıştır.

Hazar Gölü’nün her saat değişen mavisi, onun yalnızca bir göl olmadığını gösterir. Hazar Gölü, suyun, toprağın ve tarihin birbirine karışarak hayat verdiği büyük bir kavşaktır. Dağların arasından süzülen rüzgârda suyun serinliği, ovaların sessizliğinde ise toprağın sabrı hissedilir.

Bu toprakların altında bakırın, kromun ve nice madenin damarları uzanırken; üstünde başaklar büyür, sürüler dolaşır, hayat kök salar. Fakat insan çoğu zaman yerin altındaki zenginliğe daha fazla kıymet biçer. Oysa toprağın üstünde yeşeren hayat, madenlerden çok daha eski ve çok daha vazgeçilmez bir servettir. Zenginliklerimizden birini yok ederek diğerini yüceltmek, sonunda elimizdeki bütün serveti yitirmekten başka bir anlam taşımaz.

Aslında bu iki zenginlik, bir terazinin kefeleri gibidir. Biri ölçüsüz biçimde ağır bastığında diğeri zayıflamaya başlar. Tabiatın dengesini gözetmeden elde edilen her nimet, insandan insanca yaşamanın huzurunu alır. Çünkü suyu yorulan bir toprağın bereketi azalır; bereketi azalan bir yerde ise yalnız ürün değil, insanın içindeki sükûnet de yavaş yavaş kaybolur.

Yerin altındaki zenginlikleri çıkarırken yer üstündeki hayatı yok edersek, bu dengeyi korumak nasıl mümkün olabilir? Bir yandan madenleri artırırken diğer yandan suyu, toprağı ve tabiatı tüketmek; aslında insanın kendi geleceğini eksiltmesinden başka nedir?

Kısa vadeli hesaplarla kazanılan her şey, eğer ardında kuruyan bir göl, yorulan bir toprak ve nefes alamayan bir tabiat bırakıyorsa, bunun bedelini yalnız bugünün insanı değil, yarının nesilleri de ödeyecektir. Oysa insanın gerçek medeniyeti, sahip olduğu nimetleri tüketmesinde değil; asıl meziyet onları kendisinden sonrakilere de yaşayabilecekleri bir emanet olarak bırakabilmesindedir.

Ne yazık ki insan, çoğu zaman bu hassas dengeyi unutmayı seçiyor. Bir zamanlar daha ölçülü ve daha ihtiyatlı kullanılan yer altı kaynakları, bugün kısa vadeli kazançların hırsına teslim edilmiş görünmektedir. Özelleştirme adı altında hızlanan bu anlayış, toprağın bereketini, suyun hafızasını ve tabiatın ince dengesini çoğu zaman hesaba katmamaktadır.

Oysa mesele yalnızca bu topraklara ait değildir; dünyanın birçok yerinde aynı açgözlülüğün izleri görülüyor. Fakat insan, en çok kendi yurduna karşı daha dikkatli, daha vicdanlı ve daha vefalı olmak zorunda değil midir? Çünkü insanın doğduğu toprakla kurduğu bağ, sadece ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.

Elbette üretmek, kazanmak ve kalkınmak gerekir. Ancak gerçek kalkınma, toprağın canını yakarak değil; onunla uyum içinde yaşayarak mümkündür. Terk edilmiş tarlalar, kesilen asırlık ağaçlar, çekilen sular ve kuruyan sulak alanlar aslında sessizce aynı hakikati fısıldar: “Beni unutursan, seni de unuturum.”

Gerçek zenginlik, yerin altındakini çıkarıp tüketmekte değil; yerin üstündekini yaşatabilmektedir. Çünkü toprağını koruyamayan bir insan, bir süre sonra yalnız bereketini değil, yurduna ait hatıralarını da kaybetmeye başlar.

İnsan, emek vermeden hazır bulduğu nimetlerin kıymetini çoğu zaman geç anlıyor. Zahmet çekmeden sahip olunan imkânları hoyratça tüketirken kendimizi cömert sanmak da kolaydır. Oysa cömertlik, tüketmekte değil; koruyabilmekte ve yaşatabilmektedir.

Ne yazık ki hovardaca harcadığımız zenginliklerimizden biri de Hazar Gölü’dür. Yıllardır sessizce kıyısına vuran mavi sular, şimdi insanın bitmek bilmeyen hırsı karşısında yavaş yavaş yorulmaktadır. Bir zamanlar yalnızca tabiatın nefesiyle şekillenen kıyılar, bugün ihmâlin ve ölçüsüz müdahalelerin izlerini taşımaktadır.

Hazar Gölü yalnızca bir su birikintisi değildir. Günün her saatinde değişen mavisiyle, ay ışığında gümüş gibi parlayan geceleriyle, kıyıya usulca vuran dalgalarının taşıdığı serinlikle insanın ruhuna dokunan canlı bir hatıradır. Böyle güzellikler kaybolduğunda yalnız tabiat eksilmez; insanın iç dünyasında da geri dönmesi zor bir boşluk oluşur.

Hazar Gölü…

Gökyüzünü yeryüzüne indiren mavi bir ayna… Martıların çığlıklarıyla yankılanan, yalnız serinliğin değil, hayatın yüzdüğü derin bir mavilik… Fakat bugün yorgun, bugün kırgın. Kıyılarında yükselen plansız izinsiz yapılar, onun nefesini daraltan görünmez bir çember gibi giderek büyüyor. Suları artık eskisi kadar berrak değil; insan göle baktığında gökyüzünün aksinden çok, ihmâlin gölgesini görüyor.

Oysa hatırlayanlar bilir… Bir zamanlar Hazar Gölü’nün suyu neredeyse içilecek kadar temizdi. İnsan eğilip baktığında kendi yüzünden önce tabiatın saflığını görürdü. Suyun içinde dolaşan balıklar kıyıdan seçilebilecek kadar belirgindi. Şimdi ise aynı suya bakarken insan, tabiatın değil kendi yanlışlarının izleriyle karşılaşıyor. Bir zamanlar avuçlarına alınan o suya bugün el sürmekten bile çekiniliyor.

Çünkü insan çoğu zaman tabiatı kendinden ayrı sanıyor. Oysa toprağı, suyu, gölü ve dağı korumak; aslında insanın kendi geleceğini korumasıdır. Tabiat kaybederse insanın gerçekten kazanması mümkün olabilir mi?

Güney kıyısı boyunca uzanan demiryolundan geçen trenlerin pencereleri hep Hazar’a açılırdı. Rayların ritmine karışan eski yolculuklarda, vagonlardaki herkes aynı manzaranın peşine düşerdi. Hazar Gölü’nün mavisi, uzaklardan insanı çağıran bir ışık gibi vagonların içine dolardı. Yolcular pencere kenarlarında sessiz bir yarışa girer; biraz daha yaklaşmak, biraz daha görmek isterdi. Çünkü o mavilik yalnızca bir manzara değildi. İnsan, Hazar’a bakarken içine derin bir nefes çekmiş gibi olurdu. Gölün gün boyunca değişen tonları, insanın düşüncelerini de beraberinde kıyılar boyunca sürüklerdi.

Gece olduğunda ise ay ışığı gölün yüzeyine ince bir gümüş gibi yayılır, kıyıya vuran hafif dalgalar serinliği sessizce insanın ruhuna taşırdı. O an Hazar yalnız görülen bir güzellik değil; hissedilen sükûnet hâline dönüşürdü.

Bugün aynı mavilik uzaktan yine görülebilir belki… Fakat yaklaşınca insanın içine tarif edilmesi zor bir eksiklik çöküyor. Martıların sesi bile eski neşesini kaybetmiş gibi. Gökyüzünde dolaşan çığlıkları artık tabiatın özgürlüğünü değil, insanın bıraktığı izleri hatırlatıyor. Bir zamanlar tabiatın sesi olan sesler, şimdi insanın ihmâlini anlatan sessiz siteme dönüşmüş durumda.

Oysa Hazar Gölü, yalnız Elâzığ’ın değil; hatıraların, yolculukların ve ortak irfanın parçasıdır. Kıyısında düzenlenen şiir akşamlarıyla Türk dünyasına ilham veren bu mavilik, kendisini anlayacak, kıymetini bilecek vatan evlatlarını bekliyor.

Cumhuriyet’in hafızası olan demiryolları boyunca ilerleyen vagonların, Hazar kıyısından Kurtalan’a uzanan hikâyesini bilmeyenlerin bu güzelliğe kayıtsız kalması belki anlaşılabilir. Fakat gözünü yalnız kazanç hırsı bürümüş olanların, birkaç günlük menfaat uğruna böylesi bir emaneti tüketmeye yönelmesi çok daha derin bir yaradır. Çünkü bu, yalnız bilgisizlik değil; insanın güzelliği görme kabiliyetini kaybetmesidir.

Oysa insan biraz durup düşünse… Vatan sevgisinin, üzerinde yaşadığı toprağı sevmekle başladığını anlayabilse… Ne bir göle sırtını döner ne asırlık ağaçları hoyratça keser ne de kıyıyı çöplüğe çevirir. Çünkü severek bakan göz asla zarar vermez.

Kesilen asırlık ağaçların yerini alacak beton yığınları, hemen yanı başına kurulacak konsantre maden yükleme platformları ve kıyılarda artarak çoğalan izinsiz, plansız yapılar… Hoyratça kirletilen kıyılar, atıklar ve çöplerle birlikte Hazar Gölü daha ne kadar dayanacak bu hoyratsızlığa, kim bilir?

Belki de mesele, bakmakla görmek arasındaki farkı anlayabilmektir.