HIRS; İNSANI, İNSANLIĞINDAN UZAKLAŞTIRIR

İnsan, yeryüzünün halifesi olarak yaratıldı. Ona akıl verildi, vicdan verildi, merhamet verildi. Doğru ile yanlışı ayırt edebilsin diye irade verildi. Ancak bütün bu nimetlerle birlikte ağır bir imtihan da yüklendi: Nefis... Nefsin en büyük hastalıklarından birisi de şüphesiz hırstır.


Hırs; sahip olduklarıyla yetinmemek, sürekli daha fazlasını istemek, başkasının elindekine göz dikmek, serveti, makamı ve şöhreti hayatın gayesi hâline getirmektir. Hırs, çoğu zaman çalışkanlık veya azimle karıştırılır. Oysa azim, meşru hedeflere ulaşmak için gösterilen iradedir; hırs ise hiçbir sınır tanımayan ihtirastır. Azim insanı olgunlaştırır, hırs ise insanı tüketir.


Bugün dünyanın içine düştüğü ahlaki çöküşün, gelir adaletsizliğinin, savaşların, çevre felaketlerinin ve toplumsal huzursuzlukların temelinde çoğu zaman bu doymaz hırs yatmaktadır. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği asırlar öncesinden haber vermektedir: "Çoklukla övünme yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret edinceye kadar..."(Tekâsür Suresi, 1-2) İnsan ömrü boyunca daha büyük ev, daha lüks araba, daha fazla servet, daha yüksek makam peşinde koşuyor. Fakat sonunda hepsini geride bırakıp, sadece amel defteriyle toprağın altına giriyor. Hz. Muhammed (sav) bu doymazlığı şöyle ifade etmektedir: "Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikincisini ister; iki vadi dolusu olsa üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doyurur." Bu hadis sadece bireyin değil, çağımızın da fotoğrafını çekmektedir. Günümüz dünyasında insanlar ihtiyaçları kadar değil, ihtirasları kadar tüketiyor. Şirketler biraz daha fazla kâr uğruna ormanları yok ediyor, nehirleri kirletiyor, gölleri kurutuyor, canlı türlerini yok ediyor. Sadece birkaç milyon dolar daha fazla kazanabilmek için Allah'ın insana emanet ettiği tabiat acımasızca talan ediliyor, katlediliyor.


Bugün lokal olarak Doğu Anadolu’muzun incisi Hazar Gölü'nün kuruması, sulak alanların yok edilmesi için yapılan çalışmalar, genel olarak ülkemizde maden sahalarının kontrolsüz genişletilmesi, çevrenin geri dönüşü olmayan biçimde tahrip edilmesi yalnızca ekonomik tercih değil; aynı zamanda hırsın çevreye vurduğu en ağır darbedir.


Siyasette tablo farklı değildir. Koltuk uğruna toplum kutuplaştırılıyor. Makam uğruna adalet örseleniyor. Güç uğruna hukuk eğilip bükülüyor. Oysa makam emanet, servet imtihan, şöhret ise gelip geçici bir gölgedir. Bunları amaç hâline getirenler, sonunda kendilerini kaybetmektedir. Peygamber Efendimiz (sav) bu gerçeği şu çarpıcı benzetmeyle anlatıyor: "Mal ve şöhret hırsının insana vereceği zarar, iki aç kurdun koyun sürüsüne vereceği zarardan daha büyüktür." İki aç kurt sürüye saldırdığında yalnızca doyacağı kadarını değil, önüne geleni parçalar. Hırs da böyledir. Önce vicdanı öldürür. Sonra adaleti... Ardından merhameti... En sonunda da insanı...


Şüphesiz ki paraya sahip olmak başka, paranın kulu olmak başkadır. İslam çalışmayı, üretmeyi ve helal kazancı teşvik eder; ama servetin kalbe yerleşmesini asla tasvip etmez. İslam Peygamberi(sav)"Paranın kuluna, paraya tapana yazıklar olsun!", diyerek paraya tapanı lanetlemiştir. Elbette sorun para değildir. Sorun, paranın insanı yönetmeye başlamasıdır. Kur'an-ı Kerim de şu uyarıyı yapmaktadır: "Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın." (Münafikûn Suresi, 9) Mal Allah'ı unutturuyorsa artık nimet değil, fitnedir. Nitekim Peygamberimiz(sav): "Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi maldır.", buyurarak, ümmetini asırlar öncesinden uyarmıştır.


Makam hırsı da en az para hırsı kadar tehlikelidir. Bugün insanlar servetten çok makamın peşinde koşuyor. Görev hizmet için değil, nüfuz için isteniyor. Koltuklar millet adına değil, şahıs adına korunuyor. Oysa hiçbir makam mezara kadar değildir. Hiçbir unvan kefene yazılmaz. Hiçbir yetki kabirde sorguya cevap vermez.
Gerçeği gizleyenler... Haksızlığa sessiz kalanlar... Adaleti eğip bükenler... Toplumun geleceğini kendi ikbaline feda edenlerin buluştukları tek nokta hırslarıdır. Hırs yalnız serveti büyütmez, egoyu da büyütür. Ego büyüyünce insan kendisini vazgeçilmez sanmaya başlar. Eleştiriyi düşmanlık olarak görür. Yine Hadis-i şerifte buyurulur: "Övülmeyi sevmek insanı kör eder ve sağır eder." Böylesi bir kişi, yanlışlarını göremez; doğru sözleri işitemez. Etrafında hakikati söyleyen insanlar değil, alkışlayan insanlar kalır. Oysa alkış geçici, hakikat kalıcıdır. Bugün maalesef ibadetin bile bazen çıkar hesabına dönüştürüldüğü bir çağda yaşıyoruz. Oysa kulluk menfaat değil, teslimiyet ister.


Türk milleti asırlar boyunca hırsın zararını yaşayarak öğrenmiş ve bunu veciz sözlerle ifade etmiştir. "Az tamah çok ziyan getirir.", "Kanaat gibi devlet olmaz.", "Açgözlülük insanı rezil eder." Bu sözler, yüzyılların hayat tecrübesidir. Alman filozof Arthur Schopenhauer: "Servet deniz suyuna benzer; içtikçe susatır." demektedir. Mahatma Gandhi: "Dünya herkesin ihtiyacını karşılayacak kadarına sahiptir; fakat herkesin hırsını karşılayacak kadarına sahip değildir.", der. Bugün, yaşadığımız çevre krizlerinin, ekonomik adaletsizliğin ve ahlaki çöküşün özeti belki de bu cümlede saklıdır.


Elbette kanaat, tembellik değildir. Kanaat; helalinden çalışıp, Allah'ın verdiğine razı olmaktır. Hırs ise insanın hiç bitmeyen açlığıdır. İnsan önce malın peşinden koşar. Sonra makamın... Sonra alkışın... En sonunda ise kendi nefsinin esiri olur. Unutmayalım ki servet büyüklük değildir. Makam, üstünlük değildir. Şöhret, değer ölçüsü değildir. İnsanı yücelten; adaleti, merhameti, doğruluğu, tevazuu ve güzel ahlakıdır. Toprağın altına indiğimiz gün banka hesaplarımız değil, vicdanımız bizimle gelecektir. Makamlarımız değil, amellerimiz konuşacaktır.

Hadi Önal/ 01 Temmuz 2026/ İstanbul