İBNİ SİNA ÇAYI

​Bu yazımı siz değerli okurları, günümüz Türkiye’sinde siyasette, ekonomide, adalette ve sosyal yaşamda şirazesinden çıkmış sorunlardan bir nebze de olsa uzaklaştırmak ve de erken tıbbın babası İbni Sina’yı hayırla yâd etmek düşüncesiyle kaleme aldım.

​10 ve 11. Yüzyıllarda Avrupa'da tıp uygulamaları, manastır öğretileri, pratik halk şifacılığı, bitkisel kürler ve Antik Çağ'dan kalma geleneksel yöntemlerden ibaretken, Türklerde, 200’e yakın eseri olan, İslam'ın Altın Çağı'na damgasını vurmuş, dünyaca ünlü bir tıp bilgini olan, İbni Sina’ın öğretileri uygulanırdı.

Avrupa’da hastalıkların nedeni genellikle manevi kabul edilerek, dini ritüellerle tedavi edilirken Anadolu’da şifa dağıtan kurumsal şifahaneler vardı.

Ayrıca Avrupa’da akıl hastaları, tanrının gazabına uğramış insanlar ya da içlerine şeytan girmiş insanlar olarak kabul edilir,rahipler tarafından şeytan çıkarma ritüelleri uygulanır, yapılmadık eziyet kalmazdı. Öyle ki akıl hastalarının kafasına çeşitli sert cisimler ile delik açılarak, kafalarından kötü ruhların çıkacağına inanılırdı.

Buna karşın Anadolu’da, akıl hastaları, Gevher Nesibe ve diğer şifahanelerde aydınlık hücrelerde, su, kuş ve müzik sesleriyle tedavi edilirdi.

Ne var ki 13. Yüzyıl’da kurulan Osmanlı Devleti, 13. ve 14.yüzyıllarda tıpta başarılı bir seviyedeyken, 14. Yüzyıldan sonra Batı'daki bilimsel devrimlerin gerisinde kalmaya başladı.Medreselerde tıp eğitimi daha çok teorik bilgiye ve İbn-i Sina gibi otoritelerin eserlerini ezberlemeye dayanırdı. Hastalar, geleneksel ve İslami sentezlerle tedavi edilirdi. Deney, gözlem ve uygulamalı modern tıp yöntemleri uzun süre geri planda kaldı.

17. yüzyıldan itibaren medreselerdeki müfredattan matematik ve astronomi gibi pozitif bilimlerin çıkarılması, tıbbın bilimsellikten ve yenilikçi bir zeminden kopmasına neden oldu.

İslam hukukunda kadercilik, insan bedenine saygı ve de özelikle salgın hastalıklar ve ölümde ilahi takdir esastı. Bu nedenle eğitimde kadavra üzerinde otopsi ve benzeri işlemler uzun yıllar engelledi.

Avrupa'da matbaanın yaygınlaşması ve bilimsel devrimler hızla kıta geneline yayılırken, Osmanlı’da matbaa 250 yıl yasaklandı. Dolayısıyla tıpta yaşanan gelişmeler, uzun süre takip edilemedi.

Tıpta gerekli yenilikler ilk sivil ve modern tıp okulunun açılmasıyla ancak 19. yüzyılda, II. Mahmut döneminde, başlayabildi.

​Değerli okurlar, hatırlatmaya çalıştığım bu ön açıklamalardan sonra sizlerle, bu yazımı kaleme almama neden olan, basında yer alan bir haberi paylaşmak istiyorum.

İngiltere’de bir tıp doktoru, Londra’da yayınlanan bir TIP Dergisi’nde çıkan makalesinde; İbni Sina Çayının tarifini vererek, kendisinin keşfettiğini yazmış. Oysa İbni Sina Çayı, Türkiye’de yıllar yılı, soğuk algınlığı, nezle, grip, bronşit, farenjit gibi hastalıklarda yaygın olarak kullanılan bir çay.

Tıp dergisinde yayınlanan bu yazıyı okuyan bir Türk doktor, bu çayı İbni Sina’nın keşfettiğini ve Türkler tarafından asırlardır kullanıldığını belirterek, İngiliz doktorun gerçeğe aykırı bu yazısını, tekzip etmiş.

İyi ki tarihine, kültürüne ve mesleğine duyarlı doktorlarımız var!

İbni Sina Çayını bilmeyenler için çayın tarifi:

İyice yıkanmış ve kurulanmış bir limonun yarısı, büyük bir su bardağına doğranır,

Üstüne demlenmiş çay ve kaynar su dökülür,

Bir adet tarçın kökü,

Bir dolu çay kaşığı toz zencefil,

Bir tatlı kaşığı dolu bal ilave edilir.

İyice karıştırılır, afiyetle içilir.

İbni Sina çayından, soğuk algınlığı, nezle, grip, bronşit, farenjit gibi rahatsızlıklarda yıllardır memnuniyetle yararlanan biri olarak bu çayın bir şifa kaynağı olduğunu tekrar belirtmek isterim.