İÇ BARIŞ VE HUZUR

 İnsanoğlunun var oluşu ile başlayan, birlikte yaşayan en küçük gruptan, günümüzün büyük devletlerine kadar her toplumda, üzerine titrenen, varlığına ihtiyaç duyulan bir kavramdan bahsediyoruz.

   Bizim basitçe, “iç barış” dediğimiz, sosyologların “millî dayanışma” veya “millî tesanüt” diye adlandırdıkları “milletteki birlik ve beraberlik”, bugün en zorlu tarihî günlerimizdeki kadar ihtiyacımız olan bir değer halindedir.

   İç barış; sağlıklı bir toplumun temelini oluşturan, onu bir arada tutan çok önemli bir güçtür. Ülke içerisinde huzur ve güvenin sağlanmasında, birleştirici bir görevi yerine getirmesi bakımından kıymetlidir.

   Milletçe yaşanılan zor günlerde, bir ve beraber olmanın önemini merhum M. Akif Ersoy;

                      “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

                        Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

 mısraları ile zihinlere çok güçlü bir şekilde nakşetmiş iken, her gün yapılan açıklamalarla ve siyasî beyanatlarla, bölünmelerin ve ayrılıkların açtığı yaraların derinleştiğini gören vatandaşların, karamsarlığa düşmemesi mümkün mü!..

   İç barışın ve millî dayanışmanın sağladığı millî gücün, askerî güce ve millî savunmaya etkisini, bugün bile, dünyada yaşanan olaylarla görmüyor muyuz!..

   İnsanlar; aynı coğrafyayı vatan yaptıkları toprakları ve birlikte gülüp birlikte ağladıkları insanları, bir dış saldırı karşısında ölümleri göze alarak terk etmiyorlar.

   H. Suphi Tanrıöver;  M. Kemâl’in, İstiklal Savaşı’mızın başlangıcında, memleketi kurtarmadan evvel, Türk insanının kalplerini birleştirdiğini, bir ve beraber olmayı sağladığını ifade ederken, ondaki “kaynaştırıcı millîyetçilik”  anlayışına vurgu yapmaktadır. 

   Z. Gökalp’in “toplumsal dayanışma” olarak nitelediği iç barışın sağlanmasında, en büyük sorumluluk, ülkeyi yönetenlerden başlamak üzere, iktidarı muhalefetiyle siyaset adamlarında, toplum önderlerinde, fikir ve düşünce insanlarında ve sivil toplum kuruluşlarındadır.

   Ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük; siyasî, dinî ve sosyal grup aidiyetini güçlendirme ve çıkarlarını koruma amacıyla, iç barışı bozucu, millî birlik ve beraberliği zayıf düşürücü söz ve eylemlere prim vermektir.

   Sorumluluk mevkiinde bulunan hiç kimsenin, kişisel hırs ve çıkarı için, milletin huzurunu bozacak, vatandaşın bir kesimini ötekine düşman hale getirecek davranışlarda bulunmaya hakkı yoktur.

   Bilinmelidir ki, aynı milletin bir parçası olduğu inancını taşıyan vatandaşlar, ülke ve millet çıkarları söz konusu olduğunda, ortak hareket ederek, her türlü tehlikeye karşı güç birliği oluşturmada daha istekli olurlar. Bu güç birliği, çağın en modern silahlarından daha büyük bir gücü ifade eder.

   Bu sebepledir ki; anayasamızın 3. Maddesi: “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” hükmünü esas olarak ortaya koymuş ve yazar-çizerinden fikir ve düşünce insanına, ülkeyi yöneteninden yönetime talip olanına kadar, herkesi bölünmez bütünlüğümüze karşı sorumlu davranmakla sınırlandırmıştır.

   İç barışını ve huzurunu sağlayan ve “dayanışma ruhu” ile hareket eden toplumlar; eğitimde, bilim ve teknolojide, ekonomide ve giriştikleri her mücadelede başarıya ulaşmışlardır.

   Mevlâna’nın “ Bir olalım, iri olalım, diri olalım sözü, sadece siyaset meydanlarında malzeme olarak kullanılmanın ötesinde, sözü kullananlara bir sorumluluk yüklemiyor mu?..

   Söz konusu birlik ve barış olunca, Türk dünyasının en büyük isimlerinden fikir adamı, eğitimci, yazar İsmail Gaspıralı’nın, Türkiye sınırlarını aşan bir arzu ve heyecanla temellendirdiği “ Dilde, fikirde, işte birlik “ ideali bizim de yolumuzu aydınlatan bir ışık olmalıdır.

   Liderlere, önderlere düşen görev, “ ülkede birliği koruyabilirseniz, yaşayabilirsiniz. ( Bilge Kağan)” hakikatinden sapmadan, iç barışı yerinde,  birlikte yaşama arzusu güçlü, mutlu ve huzurlu fertlerden oluşan bir toplumu inşa etmektir.