Türkiye’de son yıllarda tartışmaya açılan her mesele, dönüp dolaşıp aynı dar alana sıkıştırılıyor: Kimlikler, semboller ve kutsallaştırmalar. “Umut hakkı” tartışması da bu kaderden muaf değil. Oysa bu tartışmayı, bir hukuk devleti meselesi olmaktan çıkarıp bir kimlik kavgasına indirgeyen şey; PKK’nın yıllardır inşa etmeye çalıştığı ve ne yazık ki belli çevrelerin de bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yeniden ürettiği Kürt fetişizmidir. Bu fetişizm, bireyi değil kolektif bir kimliği kutsar; suçu kişiden alır, etnik bir sembole yükler ve sonunda hukuku felç eder.
PKK, kendisini hiçbir zaman bir terör örgütü olarak sunmadı. Kendisini “Kürtlerin iradesi”, “Kürt halkının kaderi” ve “tarihsel bir zorunluluk” olarak pazarladı. Bu anlatının merkezinde, birey yoktur; Kürt birey, iradesi olan bir yurttaş değil, adına karar verilmiş bir figürdür. İşte bu nedenle PKK, Kürtleri özgürleştirmedi; tam tersine onları bir ideolojik vitrinin içine hapsetti. Kürt fetişizmi tam da burada devreye girer: Her eleştiriyi “Kürtlere düşmanlık”, her hukuki tartışmayı “inkâr politikası” olarak yaftalayan bir zihniyet.
Bu zihniyetin en görünür simgesi elbette Abdullah Öcalan’dır. Ancak sorun, bir kişinin adıyla sınırlı değildir. Sorun, o ismin etrafında örülen mitolojidir. Bir terör örgütü liderinin, bir halkın tamamıyla özdeşleştirilmesi; hem Kürt bireylere yapılmış büyük bir haksızlık hem de hukuka karşı işlenmiş kolektif bir suçtur. Çünkü bu özdeşleştirme, hukuki her değerlendirmeyi otomatik olarak siyasallaştırır ve tartışmayı kilitler.
“Umut hakkı” meselesi tam da bu kilitlenmenin içinde tartışılıyor. Bir yanda, ağır suçların yarattığı derin toplumsal acı; diğer yanda, hukukun evrensel ilkeleri. Avrupa insan hakları hukuku, özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla, ömür boyu hapis cezasının mutlak ve hiçbir koşulda gözden geçirilemez olmasını insan onuruyla bağdaşmaz buluyor. Bu yaklaşım, af ya da tahliye talebi değildir; devletin, “ölene kadar hapistesin ve bu karar asla sorgulanamaz” deme yetkisini sorgular. Yani tartışma sonuçla değil, mekanizmayla ilgilidir.
Ancak PKK çizgisi ve Kürt fetişizmi, bu hukuki çerçeveyi bilinçli olarak çarpıtır. Umut hakkını, “Öcalan’a özgürlük” sloganına indirger. Böylece hem hukuku araçsallaştırır hem de Kürt bireyleri bir kez daha kolektif bir pazarlığın nesnesi hâline getirir. Bu, Kürtlerin hak mücadelesi değil; Kürtler üzerinden yürütülen bir tahakküm biçimidir.
Tam da bu nedenle, milliyetçi bir partinin bu süreci sahiplenmesi ilk bakışta çelişkili görünse de, derinlikli okunduğunda başka bir yere oturur. Bu sahiplenme, PKK’nın kurmak istediği kimlik merkezli tuzağı bozma girişimi olarak da okunabilir. Yani mesele, bir kişiyi ya da bir sembolü savunmak değil; hukuku, PKK’nın elinden almaktır. Devlet aklı, duygusal reflekslerle değil, sistem kurarak hareket eder. Uluslararası hukukta sürekli Türkiye aleyhine bir baskı alanı hâline getirilen bir konuyu, kontrolsüz bırakmak yerine, sınırları çizilmiş bir çerçeveye oturtmak istemesi bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Elbette burada çok net bir kırmızı çizgi vardır. Yapılacak herhangi bir düzenleme, kişiye özel olamaz. Kişiye özel hukuk, hukukun inkârıdır. Eğer umut hakkı konuşulacaksa, bu ancak genel, soyut ve herkes için geçerli bir infaz hukuku mekanizması üzerinden yapılabilir. Nihai sonucu değil, yalnızca belirli bir süreden sonra hukuki gözden geçirme imkânını düzenleyen bir sistemden söz edilebilir. Aksi hâlde bu mesele, hukuki olmaktan çıkar, siyasal pazarlığa dönüşür ki bu, hem devlete hem topluma ağır bir bedel ödetir.
Asıl mesele şudur: Kürt fetişizmi, Kürt bireyi özne olmaktan çıkarıp bir sembole indirgerken; hukuk devleti, bireyi merkeze alır. Hukuk, ne etnik kimliklerle ne kutsallaştırılmış liderlerle çalışır. Hukuk, bireysel sorumlulukla çalışır. Bu nedenle PKK’nın ideolojik hattı, hukukun düşmanıdır; çünkü hukuk, mitoloji sevmez.
Toplumun acısı gerçektir, derindir ve saygıyı hak eder. Ancak hukuk, acıyla değil ilkeyle yürür. Gerçek hukuk devleti, en kolay dosyalarda değil; en zor, en öfke yüklü, en tartışmalı dosyalarda kendini gösterir. Milliyetçilik de tam burada anlam kazanır: Devleti, sloganla değil; hukukla ayakta tutabilme iradesidir. Eğer bu irade kaybedilirse, geriye ne hukuk kalır ne de birlikte yaşama imkânı.