Süleymaniye Camii hakkında yazmak, kelâmı da kelimeleri de susmaya zorlar. Her yönüyle ahenkli, mazi mirası bir mabet olan bu yapının içinde insan, ancak kendini vaktin içine gömerek huşû içinde tefekküre dalabilirse hakkını verebilir. Kendi adıma bunu yapıp yapamadığımı ise açıkçası bilemiyorum.
Ne kadar yazılırsa yazılsın, kalemin gücü taşın vakarına, kubbenin heybetine ve her ayrıntıya sinmiş manaya erişemez. Bu yüzden batı kapısından çıkıp daha fazla söz söylemeden sessizce yürüdük. Sanki konuşmak, ardımızda bıraktığımız huzuru incitecekmiş gibiydi.
Bir açlık vardı içimde, hissediyordum. Zihnim kadar midem de açtı. Ve çay… Saatlerdir yürüyorduk. Caminin kapısından çıkar çıkmaz içime düşen çay isteği, şimdi dayanılması güç bir hâle dönüşmüştü.
Refikim Ahmet Cihan çayı pek sevmezdi. Buna rağmen, İstanbul’da iyi çayın nerede içileceğini şaşılacak derecede iyi bilirdi. Çevrede rastladığımız mekânlar ise içimize sinmemişti.
Vefa’ya doğru yürümeye başladık. Çay hayali, adımlarımıza sessizce eşlik ediyordu. Önümüzden geçen sokaklar, eski zamanlardan kalmış bir yorgunluğu taşır gibiydi. Cumbalı evler, köşkler ve daracık sokaklar; omuzlarında mazinin yükünü taşıyan ihtiyarlar gibi suskun duruyordu.
Bazı otomobiller, eski sokakların arasında kendilerine yer açmaya çalışan yabancılar gibi eğreti görünüyordu. Aralarından dikkatle yürüyen üniversiteli gençler ise şehrin geçmişiyle bugünü arasında kurulmuş ince bir köprüye benziyordu. Sur içindeki İstanbul, bir yanda yavaşça eskirken diğer yanda hâlâ yaşamaya devam ediyordu. Arada Ahmet Cihan’ın fotoğraf çekmek için geride kalıyor geriye dönüp işini bitirmesini bekleyerek ilerlemeye çalışıyordum. Benim öndeki yürüyüşüm bilinçli bir yürüyüş değildi. Rast gele bu daracık sokaklarda ilerlerken önümüze bir sürpriz çıkacağını da hissediyordum.
Yola çıkmamızın asıl sebebi, bu şehri Türk’e yurt kılan Fatih’i ve Camii’ni haziresini ziyaret etme arzusuydu. Elbette dilesek çeşitli vasıtalarla doğrudan oraya ulaşabilirdik. Fakat İstanbul’un eski nefesini duya duya yürümeyi tercih etmiştik. Daha doğrusu, belirlenmiş bir güzergâhımız yoktu; yolumuzu önümüze çıkan sokakların çağrısına bırakarak ilerliyorduk.
Bunda şaşılacak bir taraf yoktu. Çünkü karşımıza çıkan her yapı, geçmişten bugüne taşınmış ayrı bir hikâye saklıyordu. Hesabımızda olmayan eserler birer birer önümüze çıkıyor; biz de onların arasında, yıllar önce kaybettiğimiz mukaddes bir emaneti arar gibi dolaşıyorduk. Bazen pas tutmuş bir çeşme aynasında, bazen eğrilmiş bir cumbanın gölgesinde, bazen de yosun kokan taş duvarların dibinde durup uzun uzun etrafa bakıyorduk. İnsan, bu sokaklarda yürürken yalnızca bir semtten değil, zamandan da geçiyormuş hissine kapılıyor.
Yolculuğa başlarken zihnimizde yalnızca Fatih Camii ve ona varma düşüncesi vardı. Fakat kısa süre içinde anladık ki İstanbul’da sur içinde bir yere gitmek, hiçbir zaman yalnızca bir yere gitmek değildir. Her sokak insanı başka bir devre, her köşe başka bir hatıraya çağırır.
Sur içi hâlâ bütünüyle keşfedilememiş bir hazine gibi duruyor. İnsan, birkaç adımlık bir mesafenin içinde, üstü yabani sarmaşıklarla örtülmüş eski bir mezar taşına, kitabesi yarıya kadar silinmiş bir çeşmeye yahut ahşabı güneşten kararmış bir konağa rastlayabiliyor. Bazen de bakımsızlıktan etrafını otların bürüdüğü duvarlarında, rutubetten beslenen bitkilerle kaplı, tek tük ziyaretçisi olan türbeler, terk edilmişliğin ağırlığını taşıyor.
İstanbul’un gerçek çehresi de biraz burada gizleniyor zaten. Gürültüden uzak kalan bu dar sokaklarda, şehrin asırlardır sakladığı başka bir ses duyuluyor.
Ne var ki bütün bunların kıymetini fark etmeyen — yahut fark etmek istemeyen — insanlarla çevrili olduğumuzu görmek zor değildir. Nice kimse, her gün önünden geçtiği kemerlerin, hazirelerin ve taş duvarların hangi devrin yükünü taşıdığını bilmeden yürüyüp gidiyor. Şehir ise bütün bu ilgisizliğin ortasında, yaşlı bir derviş gibi sessizce ayakta durmayı sürdürüyor.
Esasında İstanbul demek sur içi demektir. Çünkü bu şehrin ruhu, ağırlığı ve asırlık sükûtu en çok burada hissedilir. Buna rağmen sur içine hak ettiği ihtimamın gösterildiğini söylemek kolay değildir. Bazı mahalleler zamana direnmeye çalışırken, bazıları yavaş yavaş kendi suretini kaybediyor.
Surlara yaslanmış sakil bir otel, tarihî bir hamamın duvarına ilişmiş derme çatma bir büfe yahut çığ gibi büyüyerek her köşeyi kaplayan yiyecek içecek dükkânları… Bunlar insanın karşısına hemen her adımda çıkıyor. Bir zamanlar meddah seslerinin yükseldiği, semâî kahvelerinde uzun gecelerin yaşandığı yahut Karagöz ile Hacivat’ın perde kurduğu o eski muhitleri düşlemek bile artık zorlaşıyor.
Şehrin geçmişi bütünüyle silinmiş değil belki; fakat üzeri neon tabelalarla, hoyrat betonlarla ve aceleyle kurulmuş kalabalıklarla örtülüyor. İnsan bazen aynı sokakta, birkaç asırlık bir mermer çeşmenin vakur sessizliğiyle hemen yanı başındaki plastik sandalyelerin bayağılığını yan yana görmek zorunda kalıyor. İşte o anlarda, İstanbul’un kendi sesini yavaş yavaş duyamaz hâle geldiği hissi insanın içine ağır bir keder gibi çöküyor.
Bir de hazire vardı… Sessizliğiyle yaşayanlardan daha derin konuşan kabirler. Orada yatanların huzuruna varma arzusu da içimizdeydi. Belki de bütün yürüyüşün ağırlığını taşıyan his buydu. İnsan, bazı mezarların yanından geçerken yalnızca ölümü değil; kapanmış bir devri, çekilmiş bir medeniyeti ve geride bırakılmış hayatları da hisseder.
Vefa’nın dar sokaklarında ilerledikçe zamanın merhametsiz eli daha belirgin görünmeye başlıyordu. Sıvaları dökülmüş evler, rutubetten kararmış duvarlar ve yer yer çökmeye yüz tutmuş ahşap yapılar, yıllardır süren sessiz bir terk edilmişliğin içinde ayakta kalmaya çalışıyordu. Bir zamanlar ihtişam sahibi olduğu belli olan bazı konaklar ise şimdi kırılmış pencereleri ve eğilmiş cumbalarıyla, yorgun bir ihtiyar gibi sokağı seyrediyordu.
Dar kaldırımların kenarında biriken çöpler, paslı tenekeler ve yamru yumru parke taşlarının arasında oynayan çocuklar… Bütün bunlar, şehrin görmezden gelinen başka bir yüzünü gösteriyordu. Viraneye dönmüş bazı evlerin içinde hâlâ yaşamaya çalışan insanlar vardı. Solmuş perdelerin ardından sokağı izleyen yüzlerde, insanın içine işleyen ağır bir yorgunluk hissediliyordu. Daha rahat bir hayat kurmaya çalışırken eski mahallelerini, avlularını ve hatıralarını sessizce feda eden bir toplum hâline çok acele ve belki de telaşla geldiğimizi düşündüm.
Bir zamanlar zarafet ve servetin nişanesi olan bu sokaklarda şimdi hayata tutunmaya çalışan kırgın insanlar dolaşıyordu. Vaktiyle zadegânların çift atlı arabalarla geçtiği, kandillerin aydınlattığı ahşap konakların yerinde artık çatlamış duvarlar, sökülmüş kepenkler ve sessiz görmeyen pencereler verandalar cumbaların altından sarkan tahta parçaları vardı. Bir devrin ihtişamı bütünüyle kaybolmamıştı belki; fakat üzeri yavaş yavaş yoksulluk, ilgisizlik ve beton yığınlarıyla örtülüyordu.
Vefa, sanki kendi geçmişinin gölgesinde yaşamaya çalışan eski bir mahalleye dönüşmüştü. “Vefa”nın yalnızca bir semt adı olarak kaldığını düşündüren bu sokaklarda, maziye karşı duyulan ilgisizliğin gözle görülür hâli insanın içini burkuyordu.
Bir zamanlar ince zevklerin, uzun sohbetlerin ve kalabalık konak hayatlarının yaşandığı bu sokaklarda şimdi başka bir sessizlik dolaşıyordu. İnsan yürürken bazen aynı anda iki ayrı İstanbul’u hissediyor: Biri çoktan kaybolmuş olan; diğeri ise onun enkazı üzerinde yaşamaya çalışan İstanbul.
En büyük yıkımı belki de zaman yapıyordu. Çünkü bazı şeyler bir anda yok olmuyor; yavaş yavaş siliniyor, unutuluyor ve nihayet bir gün hiç yaşanmamış gibi sessizce ortadan kayboluyor.
İşte karşımızda, dar ve bakımsız sokakların arasına sıkışmış, zamandan yorulmuş cumbalı evlerin gölgesinde beklenmedik bir yapı yükseliyordu. Kırmızı tuğlalarla örülmüş gövdesi ve göğe uzanan tek şerefeli minaresiyle, geçmişinde başka bir inancın izini taşıdığı daha ilk bakışta hissedilen eski bir cami… Sanki taşlarına sinmiş hatıraları hâlâ saklıyor, sessizliğiyle konuşuyordu. Çevresindeki yorgunluğa rağmen dimdik duran bu yapı, zamana karşı direnmiş yalnız bir şahit gibiydi.
Hemen yanında ise yabani otların şahide taşlarını neredeyse yuttuğu eski bir mezarlık uzanıyordu. Pas tutmuş demir kapısı yıllardır açılmamış hissi veriyordu. Rüzgâr otların arasında dolaşırken, burada terk edilmişliğin ağır kokusu duyuluyordu. Bakımsızlık yalnız mezarlığa değil, sokağın taşlarına, evlerin duvarlarına, hatta havanın kendisine bile işlemiş gibiydi.
Fatih Sultan Mehmed’in hocası Molla Gürânî’nin adını taşıyan bu cami, daha ilk bakışta bir Bizans mabedinden dönüştürüldüğü hemen anlaşılıyor. Kırmızı tuğlalı beden duvarları, yarım yuvarlak apsis çıkıntıları, tonozları ve alınlıklarıyla hem Roma’nın ağırbaşlı ihtişamını hem de Türk zevk-i selîminin inceliğini aynı gövdede taşır. Dikkatle bakıldığında bunun yalnızca bir kilise değil, estetik kudretiyle adeta küçük bir saray gibi tasarlandığı hissedilir. Sanki taşları bile geçmişin vakarını fısıldar.
Molla Gürânî, Sultan Mehmed’in Manisa’daki şehzadelik yıllarından itibaren yanında bulunmuş, iki saltanat devrinde de ona ilim ve irfan rehberliği yapmıştı. İstanbul kuşatmasının en çetin günlerinde sultanın yanı başında durmuş, fethin manevi mimarlarından biri olmuştu. Fetih sonrası Bizans’ın görkemli mabetlerinden biri olan bu yapı onun adıyla camiye çevrilmiş; böylece taşların hafızasına yeni bir medeniyet daha işlenmişti.
Ne var ki bugün caminin çevresi, yabani otların kuşattığı duvarları, yorgun taşları ve dağınık görüntüsüyle derin bir ihmalin hüznünü taşımaktadır. Özellikle bir zamanlar papaz odası olarak kullanılan bölümün bugün nahoş bir kullanımın gölgesinde kalması, vakıf medeniyetimizin estetik ve ahlak anlayışıyla bağdaşmayan acı bir görüntü oluşturuyor. İnsan, böylesi bir mabedin çevresindeki sessizliğe bakınca, yalnız taşların değil, hafızanın da terk edildiğini düşünüyor.
Yarım yuvarlak tuğla tekniğiyle yükselen tek şerefeli minare ise adeta yapının zarafet nişanesidir. Türk-İslam mimarisinin ince ve göğe yükselen çizgisi, Bizans’ın ağır ve kütlesel mimarisiyle burada benzersiz bir uyum kurar. Minare, yalnızca ezan sesi taşıyan bir unsur değil; iki medeniyetin birbirine dokunduğu ince bir mimari imza gibidir.
Yaklaşık bin yıllık geçmişe sahip bu yapı, beş asır boyunca cami olarak yaşamış; fakat yakın dönemde birçok kültürel unsurunu kaybetmiş, iç süslemeleri tahrip edilmiş, hatıraları yağmalanmıştır. Vefa Kilise Camii adıyla da bilinen bu mabed bugün hem içeriden hem dışarıdan yorgun görünmektedir. Bu hâl, sadece bir yapının değil; kültür varlıklarımıza karşı giderek körelen dikkatimizin de acı bir yansımasıdır.
Mimari bakımdan yapı, erken dönem Bizans kiliselerinin bazilikal plan özelliklerini hâlâ muhafaza eder. Dikdörtgen ana mekân apsisli mihrap yönüne uzanırken, narteks, naos ve apsis bölümleri seçilebilecek kadar belirgindir. Bugün Gürânî’nin adını taşıyan bu yapı yalnızca bir ibadet mekânı değildir; o, geçmişten bugüne ulaşan sessiz bir hafıza taşıdır.
Süleymaniye’den ayrılırken, yokuş aşağı inmenin verdiği hafiflikle biraz olsun ferahlayacağımızı sanmıştık. Fakat Vefa mahallesinin ve Kilise Camii’nin iç burkan hâliyle karşılaşınca, nefes alıp verdiğimizi bile unuttuk. Ahmet Cihan, mesleğinin alışkanlığıyla sürekli fotoğraf çekiyordu; ben ise mahallenin sessiz çığlığı içinde soluksuz kalmıştım. Caminin haziresi, çevresi ve taşlara sinmiş bu tarihî suskunluk içimi daralttı. O an aklımdan şu düşünce geçti: bu kayıtsızlığın içinde bizde var mıyız? Neler yapabileceğimizi düşündük mü? Yoksa sadece görünenleri yazmakla sorumluluğumuz bitiyor muydu? (Devam edecek)