Bir haftadır durmaksızın yağan yağmurlar ve Ocak ayının dondurucu soğukları, dışarı çıkmamak için yeterli bahaneler üretiyordu. Pencereden bakmakla yetinmiş, dışarının keskin soğuğunu yalnızca camın arkasından hissetmişti. Günlerdir evinden adımını atmamıştı. Edebi sohbetlerin yapıldığı vakıfta her hafta düzenlenen sohbetlere katılmayı alışkanlık haline getirmiş, adeta bağımlısı olmuştu. Bu haftaki konuyu ve konuşmacıyı çok merak ettiği için hasta olmasına rağmen kendini dışarı attı.
Gri İstanbul havalarını hiç sevmiyordu. Günlerdir gökyüzü bulutlarla kaplıydı, boğazın sularının rengi bile bu kasvetten etkilenmişti. Yağmurla karışık gri havalarda, boğaz sularının sabah lacivert, öğleye doğru yeşil, akşama doğru maviye dönen o eşsiz manzarasından eser kalmıyordu. Gri günlerin sularında hiç yunus görmediğini hatırlayınca, sanki boğazın neşesi de kaybolmuş gibiydi. Bu düşünce içini burktu, ama gideceği vakıftaki sohbet konusunun heyecanı bu kasvetli hislerin önüne geçti.
Sohbet mahaline gitmeden önce deniz havası almak istedi. Üsküdar sahilinde, boğazdan esen sert ve soğuk poyraza aldırmadan vapur iskelesine kadar yürüdü. Poyrazın fırsat verdiği kadar denize doğru gözlerini kaydırdı. Düşüncesinde haklıydı. Deniz grileşmiş, neşesi kaçmış, oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi öfkeli dalgalarını savuruyordu. Gri sular sahile doğru koşarak kendisini beton duvarlara vuruyor, parçalara ayrılarak etrafa tuzlu su zerrecikleri saçıyordu. Oltalarıyla balık tutanların üzerine sularını bocalamaktan da geri durmuyordu. Poyrazla adeta boğuşarak vardığı iskelede, vapurun alt katına geçip salonda bir köşeye oturdu. Vapurda çaycı, tepsisinde dumanı tüten çaylarla etrafta dolaşmaya başladı. Bir çay alıp sıcacık bardağı ellerinde tutarak pencere kenarındaki yerine yerleşti.
Vapur hareket ettiğinde gözlerini kıyılara ya da denizin üstünde büyük tonajlı gemilerin dalgalara meydan okuyan duruşlarına çevirmedi. Daha ufak gemilerin dalgalarla uyumlu hareketlerine ve küçük balıkçı teknelerinin dalgaların arzusuna göre bir yukarı bir aşağı inişlerine aldırış etmeden, gözlerini denizin derinliklerine dikmiş, sanki suyun altında saklı bir sır arıyordu. Aslında denizin altını da merak ediyor ama bir türlü hayal gücünü suyun altına indirebilmeyi başaramıyordu.
Hava da deniz de griydi; bu kasvet, içini daha da sıkıyordu. Bu grilikte yunuslar çıkmazsa, bu griliğin ona getirdiği ağırlıkla günü somurtarak geçirecekti. Yunuslar çıkarsa, bunu uğur sayacak ve gününü ümitle geçirecekti. Gözleri dalgaların üzerine sabitlenmişti. Aklında tek bir soru vardı: "Acaba su yüzüne çıkarlar mı? Görebilecek miyim?" Hani olmaz ya vapura eşlik edecekler mi? Daha aklından birçok soru geçirmişti. Deniz dalgaları yükseldikçe gözleri yukarı çıkıyor, dalgalar çekildikçe aşağı iniyordu.
Dolmabahçe önlerinden geçiyorlardı. Yolcular bir yukarı bir aşağı inerek yoluna devam eden vapurun salonundan Dolmabahçe’ye, Valide Sultan Camisine, Beşiktaş stadına bakarken adam gözlerini gri sulardan bir türlü ayırmıyordu. İçindeki umudu arttırmak için bütün duygularını, kulaklarını, gözlerini, burnunu, nabzını gri sulara sabitlemişti.
Birden elindeki sıcak çayı unutarak, "İşte göründüler!" diye bağırdı. Çığlığıyla birlikte çay, yanındaki orta yaşlı kadının üzerine döküldü ve kadının çığlıkları vapurun salonunda çınladı durdu. Kadın, "Eyvah! Ne yaptınız, yandım!" diye bağırarak acı içinde seğirtti. Ne yapacağını bilemedi; bir gözü denizde, bir gözü kadının çayla ıslanmış giysilerindeydi. Bir yanda yunusların suya dalışı, diğer yanda kadının acı içinde feryatları vardı. Ne yapacağını bilemiyordu: Yunusları mı izlemeliydi, yoksa kadına yardım edip kendisini affettirmeli miydi? Ama nasıl yapacaktı? Yunuslardan koparak kadına yardım etmek bir o kadar zorlayıcıydı.
Kadının canı yanmıştı ve acı içinde çığlıklar atarak konuşuyordu. Bağırışları, etrafındaki her şeyin sesini bastırıyordu. Vapurdaki diğer yolcular, meraklı bakışlarla sesin geldiği yöne döndü. Birkaç kişi kadının yanına gidip yardım etmeye çalıştı, ama kadının gözleri dalgaların ritmine sanki ayak uydurmuş gibi bir aşağı bir yukarı çıkıyordu. Adam’ın gözleri denizde kalmıştı. Zaten yunuslarda, denizin derinliklerinde kaybolmuşlardı.
Kadının çığlıkları, etraftaki telaşın büyüyerek yankı yapmasına neden oldu. Birkaç genç adam olaya müdahale etmeye başladı.
"Ne yapıyorsun? Sapık mısın nesin? Yaşını başını bilmeden ne yapıyorsun?"
Bu sözleri duyunca nihayet yunuslardan gözlerini ayırıp kadına döndü, derin bir nefes alarak. Üzgün bir yüzle, sesi titrek bir şekilde, "Özür dilerim, gerçekten istemeden oldu," dedi. Tam denizin dalgalı olduğunu ve yunusları anlatmaya başlayacaktı ki vazgeçti. Yunusların ne suçu vardı ki? Onlar yalnızca Boğaz'ın derinliklerinde balık peşinde koşuyor, karınlarını doyurmaya çalışıyordu; hayatta kalmak, belki de kimseye zarar vermemek için.
Aklında bu düşünceler dolanırken, etrafındaki karmaşa iyice büyüdü. Bazı insaflı yolcular, durumu yatıştırmaya çalıştı.
"Gençler, sakin olun. Bir şey yapmadı. Sadece dikkatsizdi."
Bu müdahale üzerine ortam yatıştı. Ama asıl mesele çözülmemişti; kadın hâlâ çığlıklar atıyordu, sesi titrek ve çırpınan bir kuş gibi kollarını gözlerinin ritmine uydurarak onlarda dalgalarla uyumlu bir halde hareket etmeye devam ediyorlardı. Artık kadının ne dediğini bile duymuyordu. O an, etrafındaki sesler adeta bir uğultuya dönüşmüştü. Kulaklarını tıkamış, olayın bir an önce unutulmasını ve her şeyin eski haline dönmesini umuyordu.
Kadın, başka bir alana alınmıştı ve birkaç kadın, onu teselli etmeye çalışıyordu. Vapur iskeleye yanaşmadan, kadının yanına gitmeye cesaret edemedi. Ancak bir anda, içindeki sıkışan hislerle yerinde duramayarak yaklaşmaya karar verdi.
"Hanımefendi, çok özür dilerim, istemeden oldu. Ne dilerseniz yapmaya hazırım," dedi.
Kadın, alaycı bir şekilde gülerek "Aman efendim, yunuslar mıdır nedir, onlara bakacağına elindeki sıcak çaya baksaydınız," diye karşılık verdi. "Herkes gördü yunusları, kimse sizin gibi heyecanlanıp bağırmadı. Ne var, balık işte. Dağdan mı geldiniz? Hem onlar bizi görünce bağırıyorlar mı? Siz ne diye bağırıp kendinizden geçtiniz?"
Kadının sözleri, vapurun salonunda yankı yapıyor, herkesin duyabileceği şekilde yükseliyordu. Adam, artık ne diyeceğini bilemedi. Birden aklına, kadınla bu durumu yatıştırmak için bir teklif yapmak geldi.
"Hanımefendi, vaktiniz varsa size bir kahve ikram etmek isterim. Belki o zaman beni bağışlarsınız. Olur mu, lütfen?"
Kadın, biraz daha hiddetlenerek, "Ayol, sizinle ne diye kahve içeceğim? Bir de kahve mi dökeceksiniz üzerime?" diye bağırdı.
Adam, sesinde titrek bir sesle yanıtladı: "Kesinlikle dökmem efendim, bundan emin olabilirsiniz. Eminönü'nde çok güzel kahve yapan yerler var. Taze Türk kahvesi yanında çikolata da veriyorlar. Sadece bir kahve içmekle bir şey kaybetmezsiniz. Kendimi size affettirmek istiyorum. Lütfen, beni geri çevirmeyin."
Kadının yanındaki bayanlardan biri, "Bence kabul edin, samimi görünüyor. Hem sadece bir kahve, yarım saat ancak sürer," diyerek kadına öneride bulundu. Bu sözler, çay mağduru kadının içindeki hiddetin biraz da olsa dinmesini sağladı. Kadın, bir an tereddüt etse de nihayetinde adamın teklifini kabul etti. "Peki, ama bir kahve için... Yarım saatlik bir zamanım var," dedi, içindeki tedirginliği bastırarak.
Vapur, Eminönü iskelesine yanaşmıştı. Vapurun salonunda, neredeyse kendisini linç edecek olan gençlerin bakışları değişmişti; artık daha sevecen bir tebessümle başlarıyla selam veriyor, aralarındaki gerilim silinmiş gibiydi. Diğer yolcuların takdir dolu bakışları arasında vapurdan usulca inerek alt geçidi kullanıp Yeni Cami’nin önüne çıktılar. Oradan Bahçekapı’ya yönelip, kahvelerden birine oturdular. Aralarında tek bir kelime dahi geçmiyordu. Kadının yüzü asık değildi, ancak meraklı gözlerle etrafına bakınıyor, sanki buraya ilk defa gelmiş gibi bir hali vardı. Adam, bu sessizliği bozmak istedi. Kahveler gelmeden, aralarındaki bu durgunluğu kırmak için konuşmak istedi.
"Affedersiniz, tekrar özür dilerim. Sizi istemeden zor durumda bıraktım," dedi, sesinde içten bir pişmanlık vardı. "Efendim, ben oldum olası Yunus balıklarını çok severim. Küçükken babamın anlattığı hikâyeden dolayı içimde hep Yunus’u görmek uğur sayılır gibi bir his taşırım. Belki babam bu hikâyeyi anlatırken gözlerinden yaşlar süzüldüğünden, Yunus adı geçtiğinde bile duygulanırım. Kendimi kaybettim, farkında bile değildim. Hem deniz de çok dalgalıydı, vapur beşik gibi sallanıyordu," diye devam etti, içindeki tüm samimiyetle. Her bir sözcüğü, ona ait bir parça gibi çıkıyordu ağzından.
Kadın, bir an sessizliğini bozar gibi derin bir nefes aldı ve yavaşça konuşmaya başladı. "Ben İstanbul’a ilk defa geliyorum," dedi, gözleri bir an uzaklara dalarak. "Burada, kardeşimin yanına geldim. Nerelere gidebileceğimi bana tarif etti. Aslında İstanbul hakkında çok kitap okudum. Kitaplarda anlatılan her şeyi, bir de gözlerimle görmek istiyorum. Ama bazı yerler var ki, sadece görmek değil, orada olmak, o havayı solumak istiyorum. Merak ettiğim, görmek istediğim yerler... Kardeşim bana eşlik etmek istedi, ama ben istemedim. Tek başıma gezeceğimi söyledim. Vapura bindim ve karşıma siz çıktınız," dedi, sanki kelimelerle bir şeyleri anlatırken, içindeki bir boşluğu da dolduruyordu. Adam, kadının sözünü tamamlamasını sabırla beklerken, kahveler de masalarına gelmişti. Gözleri, kadının yüzündeki meraklı ifadeye kaymıştı. Sessizce içindeki düşünceleri toparladı ve konuşmaya başladı: "Efendim, neyi merak ettiğinizi tam olarak bilmiyorum... Ama ben, bir haftadır dışarı çıkmadım. Bugün, ilk defa evden çıktım. Her hafta sohbetlerini kaçırmadığım dernekte sohbetler oluyor. Bu hafta, hava soğuk ve yağmurlu olmasına rağmen, çıkıp soluğu vapurda aldım ve tam o sırada, yunuslar ve siz çıktınız karşıma.
Kadın, gözlerini adamın gözlerine dikerek, sanki bir soru sormak istercesine bakıyordu. Bakışları, adamın sözlerini tamamlamasını bekleyen bir hüzünle keskinleşmişti. "Niçin durdunuz? Devam edin lütfen," dedi. Adam, kadının bakışlarından cesaret alarak başını hafifçe eğdi ve tekrar konuşmaya başladı.
"Derneği duymuşsunuz. Türk dünyasının en seçkin yazarları edebiyatçıları düşünürleri hepsi burada buluşuyor. Bu akşam, Türk Edebiyatı’nın en genç ilim insanlarından biri, Şah İsmail’in edebi kişiliğini ve onun eşsiz Türkçe şiirlerini anlatacak. Türk dünyasında Hatayi mahlası ile şiir yazanların şiirlerini ve Şah İsmail ile bağlantısını anlatacak. İstanbul’un bu gri havasında, sadece bunun için dışarı çıktım.
Kadının gözleri parlamıştı, öyle bir parıltı ki, adam bu ışıltının anlamını tam çözememişti. Kadın, kahvesinden son bir yudum aldıktan sonra, sesini yavaşça yükselterek söze başladı.
"Şah İsmail... O ismi duyduğumda içimde bir şeyler kıpırdıyor, bir heyecan uyanıyor. Biz onun öğretisinin gönül elçileriyiz. O’nun ‘deyişleri bizde ata sözü gibidir. O’nun deyişleri ile semah yaparız. Deyişleri dilimizden düşmez. Kardeşlerim, onun deyişlerini bağlamalarla seslendirir. Bizim için bir anlam, bir kimliktir. Derneğin Şah İsmail üzerine böyle bir program düzenlemesi... İçimde bir gariplik uyandırdı. Bu konuda derneğin iyi niyetle yaklaşacağını temenni ediyorum, ama içimde şüphelerim var. Bana adresi verirseniz, belki kardeşimi telefonla arar, ikna ederim... Beraber gideriz."
Adam, kadının söyledikleri karşısında hem şaşkın hem de sevincini gizlemeyen bir şekilde, sanki bir sır keşfetmişçesine gözlerini kadından alamadı. "Yunusların uğurlu olduklarına inanmayabilirsiniz, ama ben inanıyorum. Bakar mısınız, İstanbul’un gri havası, yunuslar, dalgalar, çay, kahve... Bizi nerelere getirdi..."