Bazen susmak bir tercih değil, öğretilmiş bir mecburiyettir.
İsteyip de söyleyemediğimiz çok şey var bu ülkede.
Peki, siz ne kadarını söyleyebiliyorsunuz?
Duygularımızı ifade etmekle düşüncelerimizi ifade etmek aynı şey mi?
Yoksa dile getirdiklerimiz, gerçek düşüncelerimizin güvenli birer kopyası mı?
“Seni seviyorum” sadece iki kelimeden mi ibaret?
“Çok haklısınız” dediğimizde, gerçekten haklı olduğu için mi söylüyoruz; yoksa söylemek hayatımızı kolaylaştırdığı için mi?
Takdir etmek, onaylamak, “Ne kadar güzel bir fikir” ya da “Ben hiç bu açıdan bakmamıştım” demek…
Neredeyse unuttuğumuz cümleler bunlar.
Başka bir bakış açısının kabul görmemesi, hata yapmaktan korkmak, eksik ya da yanlış anlaşılma endişesi…
Çünkü sanki her şeyi bilmek zorundayız.
Sanki doğuştan her konuda fikrimiz olması gerekiyormuş gibi.
Herkesin mutlaka her şey hakkında söyleyecek bir sözü var.
Kafamızın içinde sorular dolaşıyor.
Ama ne kadarını sorguluyoruz ve ifade ediyoruz , orası gerçekten muamma.
Kimin haklı olduğunun değil, kimin güçlü olduğunun önemsendiği;
kimin doğruyu söylediğinden çok, söyleyenin kim olduğuna bakıldığı bir dönemde yaşamıyor muyuz?
Yoksa bana mı öyle geliyor?
Haklı olmanın çoğu zaman bir arpa boyu yol aldırmaması, insanın geleceğe dair umutlarını da törpülüyor.
Bu durum vazgeçmeyi, susmayı, “Nasıl olsa anlaşılmayacağım” düşüncesini besliyor.
Ve bizi, doğru bildiklerimizi bile dile getirmekten alıkoyuyor.
İnsanların işine nasıl geldiğine göre değişen doğrular…
Adalet duygusu, değerler, inançlar…
Hepsi zamana, kişiye ve duruma göre şekil değiştiriyor.
Mesela ekonominin kötü olmasını “dış devletlerin bizi kıskanmasına”;
gelen zamları, dövizin ve altının yükselmesini bir devlet başkanının kaçırılmasına bağlamak…
Bunlar işimize gelen riyakâr ifadeler değil mi?
Kendinden olmayanı ötekileştirmek; din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak yerine bunları bir araç olarak kullanmak…
Bunlar olurken, sırf birilerinin radarına girmeyelim diye düzene boyun eğmek;
“Padişahım çok yaşa” sloganını dillendirmesek bile, boy ölçüşemeyeceğimizi bildiğimiz için susmak…
Bu, hem kendimize hem gelecek nesillere ihanet etmek değil mi?
Açıkçası ya çemberin içindesindir ya da dışında.
Bu dünyanın düzeni mi, Tanrı’nın bir sınavı mı; bu döngüyü ne besliyor bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: Çok yorucu.
Belki de bu yüzden susuyoruz.
Susmak bize öğretilmiş, kabullenmek erdem gibi sunulmuş.
Oysa içimizde biriken cümleler kaybolmuyor; sadece zamanla bizi ağırlaştırıyor.
Söyleyemediklerimizle yaşıyor, sustuklarımızla şekilleniyoruz.
Bu yüzden sizi, yüksek sesle değil belki ama dürüstçe,
içinizde kalan tek bir cümleyi düşünmeye davet ediyorum.
Çünkü bazen bir cümle, bir ömürlük suskunluktan daha cesurdur.