KALABALIKTA SUKÛNET

Benim gibi sonradan kalabalık ve bir o kadar da karmaşık olan büyük bir şehire yerleşenlerin sudan çıkmış bir balık gibi olduklarını düşüyorum. Anadolu’ nun küçük vilayetinde yaşarken sokağa adımınızı attığınız andan itibaren hemen herkesle mutlaka bir bağınız olur. Tanıdığınızın tanıdığı sizin de tanıdığınız olur. Komşunuzun komşusu da öyle. Devamlı müşterisi olduğunuz marketin kasiyeri marketten alacağınız ürünü tahmin etme alışkanlığı vardır. Kasabınızın hangi et ürününü tercih edeceğini de bilir. Bunlara ait örnekleri çoğaltabiliriz.

     Peki İstanbul öyle mi? Ne gezer. Her şey otomatik. Metro, otobüs, tramvay, metrobüs, vapur, taksi, dolmuş hangisini tercih ederseniz ediniz hiçbirinin yüzünüze gülen görevlisini bulamazsınız. İnsanlar birer makine haline gelmişlerdir. Semtine göre toplu taşıma araçlarını tercih edenlerin araçlara binişlerindeki halleri tam bir tiyatro gibi. Metrolardaki asansörler yaşlılar, özürlüler gibi kullanması gerekli olanlar için yapılmış üstelik üzerinde resim ve yazılarla binmekte önceliğin kime ait olduğu belirtilmektedir. Hakikat öyle değil. Sıraya uymayanlar hele yürümekte zorluk çekenlerin öncelik alma çabaları tam bir yozlaşmanın sonucu olarak karşınızda durur. Yürümekten dizlerinizde derman kalmamış eve gidene kadar oturacak bir yer bulsam çok iyi olacak diye sakın düşünmeyin. Vagonda asılı olan tutamaklara bilekleriniz yapışıp kalınca şükür bunu da bulabildik diyeceksiniz. İnsaflı bir elin sizi işaret ettiğini oturduğu yerden kendi yerini size vermesi sırasında insanlığın hala ölmediğine sevinirsiniz. Cebinizde kitap taşıyorsanız eğer toplu taşıma en uygun okuma yeridir. Herkes telefonu ile uğraştığından sükûnet vardır. Kendinizi yürüyen bir kütüphanede sayarak başınızı kaldırmadan okuyun. İneceğiniz durağa nasıl geldiğinizi anlamazsınız.

     Evde temelli oturmak olmaz. Biraz temiz hava alma ihtiyacı duyduğunuzda mahallede ya da yakınlarda AVM varsa tercih sebebiniz olur. Soluklanmak için uğradığınızda içi lebalep dolu olmasını içinize sindiremezseniz bile bir yere ilişince idrak ettiklerine gücü yetmeyen dişleri sökülmüş aslan gibi oluverirsiniz. Şanslıysanız yakınlarınızda park varsa oraya giderek kendinize uygun olan hareketleri yaparak yorulmak isteyebilirsiniz. Deniz kokusunu canınız çekerse yandığınızın resmidir. Eski kokuları bulmanızın imkânı yok. Üsküdar sahiline inerek Harem' e ya da Boğaz’a doğru yürüyerek yüzünüzü öpmesini istediğiniz rüzgârlar kalabalıktan size de uğramışsa şanslısınız demektir. Mübalağa yapmıyorum. O kalabalığın içinde Türkçe tek tük kelime duyarsanız da şaşmayın. Yabancı bir ülkede yaşıyormuşsunuz duygusuna kapılmaktan kendinizi alamazsınız. Her yer lebalep dolu. Bu manzaranın müsebbibine kızma hakkınızı kendinizde bulabilirsiniz. İçinizden kızabilir bağırabilir hatta serbest kürsüye çıkmış irticalen nutuk çeken bir aktivist gibi hareket edebilirsiniz. Vaziyeti değiştirmeye gücünüz yeter mi? Yetmeyeceği için de kendinize kızabilirsiniz. Bunun bir mahsuru yoktur. Başkasına gücünüz yetmediğinden buralara niçin geldim demekten kendinizi alamadığınız için.  Sahillerin keyfini kendilerince çıkaranların dilleri sizinle aynı olmayınca azınlık olduğunuzu sevinme neşelenme hakkınızın olmadığı hissine kapılırsınız. Fatih’ in İstanbul’ u fethine şahitlik eden Üsküdar’ ın zevkini çıkaranların ayrıştırılmasına hoş olmadığını söylesek ne fayda. Kendilerinden hoşlanılmaması için bütün gayreti göstermeleri karşısında bazılarına hak vermekten kendinizi alamazsınız. Üsküdar sahiline indiğiniz andan itibaren sanki Arabistan’ a gelmiş gibi oluyorsunuz. Ancak burada yaptıkları taşkınlıkları orada yapabiliyorlar mı onu bilmiyorum. Bütün banklar adeta işgal edilmiş, sahil de adım atacak yer bulunamayacak kadar kalabalık, gürültü, yerlerde gezen çöplerin artıklarının izlerini ancak eve geldiğinizde görebileceksiniz. Şimdi kendinize mi kızacaksınız ya da gücünüzün yetmediklerine mi?

     Enseyi karartmanın manası yok. Güzel işlerin varlığını da söylemekle insafımızın olduğunu söyleyelim. Bizans’ tan günümüze kadar Avrupa ve Asya kısmen de Afrika üzerinde en etkili şehrin İstanbul olduğu doğrudur. Üç kıtanın mimarisinden musikisine kadar geniş sahada muazzam etkisi olması evrensel olmasına vesile olmuştur. Kimi kadim gelenekler hala sürdürülüyor. İlginiz varsa tarih içinde bunları seyrederek ziyaret ederek kimi zaman da hayıflanarak ziyaret edip ömrünüzü geriye doğru uzatabilmenin elinizde olacağını göreceksiniz. Sarnıçların gördüğü vazifeyi hayal etmekten ya da At Meydanında yapılan gladyatör dövüşlerini düşünmekten, Süleymaniye Camisinin safları arasında kendinize yer bulduğunuzda önünüzdeki safta Mimar Sinan’ ın da olduğunu hayal etmekten kimse sizi alıkoyamaz. Olmadı bir zamanlar sadece Levantenlerin meskeni olan Karaköy yokuşlarını tırmanarak Taksime doğru giderken tüccarların gözlerinizi kapattığınızda her çeşit dilden konuşmalarını hayal edebilirsiniz. Karaköy balıkçıları ya da eski lezzetli Eminönü balık ekmek kayıklarını ne hayal edin ne de düşünün yapan var ama eski lezzet yok boşuna aramayın.

     Dizleriniz size sadık iseler Yüksekkaldırım’dan Galata Kulesi’ ne doğru giderken sağlı sollu küçük hediyelik eşya satan dükkanların önündeki telaş dizlerinizdeki ağrıyı hafifleteceğine inanın. Biraz sonra Galata Mevlihanesine vasıl olursunuz. Hâmûşan ile gönül sohbeti yaptıktan sonra İstiklâl Caddesine ayak bastığınızda gördüğünüz insan selinin ne olduğuna bir mana vermeye çalışmayın. Lüks mağazalar sağlı sollu yiyecek ve içecek mekânlarının sadece vitrinlerine bakabilirsiniz. Cadde boyunca birbirine benzeyen Avrupa tarzındaki apartmanlarda bir zamanlar kimlerin yaşadıklarını ya da dükkanları kimlerin işlettiğini hayal etmekte özgürsünüz. Kalabalıktan yürüyemeyecek durumda olduğunuzdan dolayı binaları görmeme ihtimaliniz vardır. En iyisi Sermet Muhtar Alus’ un kitaplarını okuyarak daha iyi anlayabilirsiniz. Taksim Meydanı’ na vardığınızda içinizin rahatladığını hissedeceksiniz. Derin bir nefes alarak karşınızda yeni AKM binasına doğru gidebilirsiniz.

     Gösterişli binanın kapısına varıp Türk Sanat Müziği konserine geldiğinizi telefonunuza gelen mesajı görevliyi gösterdiğinizde şaşıracaksınız. Sol taraftaki kapıyı işaret ederek icranın diğer binada olduğunu söyleyecektir. Binanın güvenliğinden geçtikten sonra icranın hangi salonda olduğunu sorarak doğru yeri bularak yerinize oturup icrayı bekliyorsunuz. O andan itibaren yalnızlığınız sona ermiştir. Neden mi? Cumhurbaşkanlığı Türk Sanat Müziği Korosu’ nun seçilmiş iki solisti, seçkin sazendeler ve şef Mehmet Güntekin idaresinde sizi tarihin dehlizlerinin içine sokarak geçmişi yaşamanıza vesile oluyorlar. İcranın yapıldığı ayın tarihi hadiseleri ile bağlantı kurarak yapılan icralar Mehmet Güntekin’ in açıklamaları ve ardından solistlerin icraları yalnızlığınızı unutturduğu gibi sonunda geç saatlerde eve nasıl döneceğiniz bile aklınıza gelmez. Mekân akustiği sayesinde küçük salondaki icra sırasında ses ve saz sanatçıları metalik bir alet kullanmadıklarından tamamen tabii bir icra sunarken kulaklarınızdan gönlünüze doğru akan nağmenin kanınıza karıştığını duymamanız mümkün değildir. Metalik aletsiz yapılan icranın kısa zaman sonra sona erdiğini görünce ne çabuk bitti demekten kendinizi alamazsınız. Mehmet Güntekin’ e itiraz etmeniz de işe yaramaz. Her şeyin bir sonu vardır. Güzel şeylerin de sonlu olduğunu hatırladığınızda sükûnetin de son bulduğu için hayıflanmamanız elde değil.

     Bizim neslimiz için eski İstanbul’ un tadına doyulmaz ve bir ömür boyu hatıralarda iz bırakan mekânlarını bulmak imkânı elbette yoktur. Yeni nesillerin eğlencesi de bizimkinden farklı olduğundan onlara hitap eden mekânlar mutlaka vardır. Ancak, eski gazino kültürünü bilenler ve oralarda musiki dinleyenlerin yazdıkları ve anlattıklarına bakarken arada uçurumların olduğunu görebiliriz. Gazetelerin magazin sayfalarını süsleyen resimlerin alt yazıları meraklı gözlerin ilk baktıkları yerlerdendi. Assolistin hangi şarkıları okuduğu seyircilerin iştiraki gibi gazino içindeki her detay mutlaka yazılırdı. Eski gazinoların yerini alan mekânların yerine gidenlerin neleri konuştuklarını nasıl eğlendiklerini bilmiyoruz. Üstelik bunları yazacak ne gazete ne de magazin gazetecileri vardır.

     Bizim gibi olanlara düşende kalabalık içinde sükûnet aramak yerine sessizliğe bürünmek daha doğru gibi görünüyor. Eski şehir hayatının sahip olduğu hiçbir imkânın olmadığı aşikârdır. Sokak, cadde, mahalle ve neticede şehir kültürü beton binaların temellerine gömüldü. Ayakta kalmaya direnen bazı değerlerin varlığı daha ne kadar hayat sürecek bilemiyoruz. Doğumdan ölüme mevcut olan çizginin üzerinde ince dokunuşların hayatı daha manalı kılacağına şüphe yoktur. Eğlenceden ibadete kadar her ayrıntının içinde saklı olan gönül çelen güzelliklerin varlığını nazar sahibi olanlar görebilir. Nazar sahiplerine selam olsun.