Zaman, üzerinden geçtiği her duyguyu biraz aşındırsa da bazı günler vardır ki hatıraların tozlu raflarında hep taze kalır. Dün pencere önünde otururken, karne günü olmasından mütevellit olacak ki yıllar yıllar öncesine gidiverdim. O zamanlarda karne günü gelip çattığında, sokaklarda kâğıt hışırtılarına karışan ayak sesleriyle, sevinci cebine sığmayan çocukların telaşlı koşusu düşünce aklıma karne heyecanıyla koşuşturan çocukları izlerken buldum kendimi. Bir özlem bir sızı kapladı içimi, aslında sadece bir özlem de değildi bu; bir devrin, bir ahlak anlayışının ve çocukluğun ruhuna dair yapılan sessiz bir kıyaslamaydı aklımdan geçenler, ruhumu duygularımı köpürtenler…
Eskinin karne günü, bugünün teknolojik hızı ve yüzeysel neşesinden çok daha vakur bir törendi. O zamanlar okul, sadece bir bilgi aktarma merkezi değil; bir çocuğun karakterinin şekillendiği, ruhunun kötü huylardan, tembellikten ve bencillikten tezkiye edildiği bir terbiye ocağıydı. Çocuk, karnesini eline aldığında sadece matematik notuna bakmazdı; o küçük görünen ancak manada kavvali kâğıt parçası, ailesinin ve öğretmeninin gözünde ne kadar dürüst, ne kadar gayretli olduğuna dair bir şahitlik, belgesiydi. Her çocuğun kendi içindeki o manevi arınmanın, somut bir kanıtıydı.
Bugün e-okul ekranlarında birer pikselli rakama dönüşen o başarılar, eskiden babadan kalma, omuzları çökerten ama yüreği ısıtan o ağır harmaniyenin altında saklanırdı. O geniş pelerinler, sadece kışın ayazından korumaz; çocuğun sevincini de, kırık notlarının mahcubiyetini de o vakur kıvrımları arasında gizlerdi. Şimdiki çocukların renkli, hafif ceketleri arasında o harmaniyenin temsil ettiği ağırlık ve aidiyet duygusu, ne yazık ki birer nostalji öznesine dönüştü.
Sınıfın kapısında bekleyen kalabalıkta roller hiç değişmezdi. Her dönemde, başarısını başkalarının eksikliği üzerinden kurgulayan, bitmek bilmeyen bir lafazanlık ile ortamı gürültüye boğan birileri mutlaka olurdu. Ancak o gün, karne dağıtıldığında o boş lakırtılar kesilir, yerini gerçeğin yalınlığına bırakırdı. Diğer yanda ise okulun en sert mizaçlı, bazen arkadaşlarına karşı nobran tavırlar sergileyen o çocuk dururdu. Fakat karne günü, o nobran maske düşer; yerini insani bir kaygıya ve içten bir bekleyişe bırakırdı. Çünkü karne, insanın kendi hakikatiyle yüzleştiği o kaçınılmaz aynaydı.
Öğretmen, masasının üzerine heybetiyle duran mühürlü sınıf defterini açtığında, zamanın akışı yavaşlardı. O heybetli defterin her sayfası çevrildiğinde, zihinlerde bir hezeyan fırtınası kopardı. "Acaba unuttuğum bir sözlü notu var mı?", "Ya babamın yüzündeki o güveni boşa çıkarırsam?" gibi düşünceler, zihinde birer sayıklama gibi döner dururdu. Bu tatlı ama yorucu hezeyan hali, ismin okunmasıyla ya bir bayram sevincine ya da derin bir iç çekişe dönüşürdü.
Nihayet son zil çaldığında, okulun taş duvarlarında yankılanan o ortak nida yükselirdi: "Heyemola!" Tıpkı dev bir gemiyi fırtınalı bir denizden sağ salim limana yanaştıran gemiciler gibi, çocuklar da bir yılın yükünü bu nida ile omuzlarından atarlardı. Bu ses, sadece okulun bittiğinin değil; tertemiz bir vicdanla, dürüstlükle ve gayretle bir dönemin bittiğinin ilanıydı.
Bugün her şey çok daha kolay, çok daha hızlı... Ancak o eski karne günlerinin kattığı o derin manevi aklanma hissi, o harmaniyenin altındaki çocuksu vakar ve samimiyet, dijital çağın hızında biraz daha fazla aranır oldu. Unutmamalı ki; Karne günü biter, ama bıraktığı iz kalır. O iz, bazen bir tebessüm, bazen bir sızı; çoğu zaman da insanı büyüten sessiz bir ders olur.
Elbette ki en güzel karne, insanın kendi vicdan mahkemesinde her akşam kendini kontrol edebilmesidir. Bunun farkında olabilmektir.