Teselya kökenli bir Türk ailesinin evladı olan Mehmed Kemal Bey, 1884 yılında dünyaya geldi. Eğitime önem veren bir aile ortamında yetişti; küçük yaşlardan itibaren disiplinli, başarılı ve şuurlu bir öğrenim hayatı sürdürdü. Hukuk tahsilinin ardından bir süre öğretmenlik yaptı, ardından mülki idareye geçerek devlet hizmetinde kaymakamlık görevlerinde bulundu. Onun hayatını şekillendiren temel anlayış, devlete sadakat, millet ve vatan vazifesiydi.
I. Dünya Savaşı’nın en buhranlı günlerinde, Ermeni isyanlarının yoğunlaştığı bir dönemde Yozgat’ın Boğazlıyan kazasına kaymakam olarak tayin edildi. Devletin aldığı tehcir kararı doğrultusunda yürütülen sevk ve iskân sürecinde görev aldı. Bu süreçte bölgede faaliyet gösteren Hınçak Komitesi ve silahlı çeteler, Yozgat ve çevresinde asayişi derinden sarsan hadiseler gerçekleştirdi. Köy baskınları, çatışmalar ve can kayıplarıyla bölge adeta bir kargaşa ortamına sürüklendi.
Yaşanan bu gelişmeler sırasında dönemin Yozgat Mutasarrıfı Leon Efendi, İstanbul nezdinde girişimlerde bulunarak Mehmed Kemal Bey hakkında jurnallerle şikâyetlerde bulundu. Ermeni çetelerinin bitmek bilmeyen saldırıları altında köyler kasabalar yanıyordu. Savunmasız Türk halkı da bu saldırılardan nasibini alıyor topluca ve hunharca katlediliyorlardı. 2 Eylül 1915’te Ermeni çetelerinin Boğazlıyan’ı ateşe vermesi ve jandarma birlikleriyle çatışmaya girmesi üzerine Mehmed Kemal Bey, İstanbul’a telgraf çekerek durumun vahametini bildirdi ve acil müdahale talep etti.
Ancak savaşın sona ermesiyle birlikte Osmanlı Devleti işgal altına girdi. İstanbul’da siyasi irade zayıfladı, devlet otoritesi büyük ölçüde sarsıldı. İtilaf Devletleri’nin baskısı altında şekillenen bu yeni düzende yargı mekanizması da bağımsızlığını yitirdi. İşte bu ortamda Mehmed Kemal Bey, hedef seçilen isimlerden biri hâline getirilerek İstanbul’da Bekirağa bölüğünde hapsedildi.
İstanbul’da başlayan yargılama, Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki mahkemede sürdürüldü. Mahkemenin teşekkülü ve işleyişi dönemin siyasi havasından bağımsız değildi. Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan Mehmed Kemal Bey’in yargılanması bu şartlar altında devam etti ve süreç sonunda idam kararı verildi. Damat Ferit Paşa bu kararı imzalayarak Sultan Vahdettin’in önüne koydu; Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin fetvasıyla karar onaylandı.
Mehmed Kemal Bey, yargılama boyunca kendisine yöneltilen suçlamaları kesin bir dille reddetti. Mahkeme salonunda dile getirdiği savunması bir Türk gencine yakışan vakar içinde vatanseverliğinin gerektirdiği şekilde icraat yaptığını ifade etmekten geri durmadı.
“Ben devletimin verdiği vazifeyi yaptım. Eğer bunda bir suç varsa, bu bana değil emri verenleredir. Ben masumum. Beni yabancı baskılara hoş görünmek için kurban etmek istiyorlar.”
Hakkındaki iddialar için ise şu ifadeleri kullandı:
“Hepsi yalandır, uydurmadır. Ben ne iddia edilen yerlere gittim ne de anlatılan hadiselerden haberim vardır. Bunların hepsi iftiradır.”
Beyazıt Meydanı’nda bir oldu bitti ile idam edildi. İdam sehpasına yürürken söylediği sözler, Bir imanlı bir Türk gencinin bir devlet adamının son hitabı olarak hafızalara kazındı:
“Ben vazifemi yaptım. Çocuklarımı büyük Türk milletine emanet ediyorum.”
Devrin hükümeti her türlü gösteriyi yasaklamış olmasına rağmen, Kadıköy’de binlerce insanın katıldığı bir cenaze merasimi düzenlendi. Mehmed Kemal Bey, halkın gözyaşları ve duaları eşliğinde Kuşdili Çayırı mezarlığında toprağa verildi.
Bu hadiseyi anlamak için dönemin bazı isimlerine ve mekânlarına da bakmak gerekir.
Nemrut Mustafa Paşa, Osmanlı paşası olmasına rağmen Türklerin Ermenileri, Süryanileri ve Rumları soykırıma uğrattığını iddia eden bir çizgide hareket etmiş; bu doğrultuda görev yaptığı mahkemede etkili olmuştur. Aslen Iraklı olan Nemrut Mustafa Paşa, çeşitli tertiplerle Askerî Mahkeme başkanlığına kadar yükselmiş ve yargılama süreçlerinde belirleyici bir rol üstlenmiştir. İngiliz işgal kuvvetlerinin taleplerini yerine getirme konusunda büyük bir istek göstermiş, bu doğrultuda hareket etmiştir. 1936 yılında Süleymaniye’de hayatını kaybetmiştir.
Dönemin en tartışmalı isimlerinden biri olan Şeyhülislam Mustafa Sabri ise, Türk milletine karşı tavrıyla bilinen bir isimdir. İngiliz Muhipler Cemiyeti ve İslam Teali Cemiyeti gibi işgal yanlısı cemiyetlerin kuruluşunda yer almış, bu yapılar içinde aktif rol üstlenmiştir. 1908 yılında Tokat milletvekili olmuş, 1920’de Sevr Antlaşması’nın imzalanması sürecinde en hararetli savunucular arasında yer almıştır. Kuvâ-yi Milliye’yi İslam dışı ilan ederek bu hareket hakkında fetva vermiş, bu fetva işgal kuvvetleri tarafından Anadolu’da dağıtılmıştır. Mehmed Kemal Bey’in idamına giden süreçte verilen fetvada da imzası bulunmaktadır. Daha sonra Yunanistan’a kaçmış, ardından Mısır’a geçmiş ve 1954 yılında hayatını kaybetmiştir.
Türklükten istifa ettiğini yazdığı şiir ile ilan edecek kadar Türk milletine hasım bir tavır içinde olmuştur. Bu iki mısra ona aittir.
Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme
Beni Türk milletinden addetme
Yargılamanın sürdürüldüğü Bekirağa Bölüğü ise Tanzimat döneminde hastane olarak inşa edilmiş, işgal yıllarında hapishaneye dönüştürülmüştür. Adını, sert mizacıyla bilinen Bekir Binbaşı’dan alır. İşgal kuvvetlerinin muhalif gördüğü birçok kişi burada tutuklanmıştır. Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmed Emin Yurdakul ve Said Halim Paşa gibi pek çok isim buradan geçmiştir. Mehmed Kemal Bey de burada tutuklu kalmış ve hakkında verilen idam kararı burada kesinleşmiştir.
TBMM tarafından 14 Ekim 1922 tarihinde Millî Şehit ilan edilen Mehmed Kemal Bey’in çocukları, vasiyeti gereği Türk milletine emanet edilmiştir. Doğduğu Kadıköy’ün Kuşdili Çayırı’ndaki mütevazı mezarlıkta her yıl dualarla anılmaktadır.
Aradan geçen yıllara rağmen bu hadise, Türk milletinin hafızasından silinmemiştir. Bu olay yalnızca bir idam değildir. Bir devletin zor zamanlarında, sadakatle görev yapan bir memurunun trajik hayat hikâyesidir. Onun hayatı, vazife şuuru devletine bağlılığı milletine sadakati ve inancının bir sembolü olarak devam etmektedir.
Şehitlerimizin her birinin tarihimizde müstesna bir yere sahip olduğu tartışılmazdır. Her birine minnet borcumuz olduğundan da şüphe yoktur. Onlar için ne yapsak azdır. Millet olarak hayatımıza devam etmemizin en önemli unsurlarından biri, şehitlerimizin bu topraklar için döktükleri mübarek kanlarıdır.
Bu şehitlerimiz arasında müstesna bir yer tutan Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemâl Bey’in, TBMM tarafından millî şehit olarak ilan edilmesi; her ne kadar haince bir kumpasın mağduru olmasıyla açıklansa da aslında devrin şartları içinde Türk milletine karşı oynanan oyunları gözler önüne seren önemli bir sonuçtur.
Bugün hâlâ onun hikâyesi anlatıldıkça, o günlerin acısı ve yaşananların ağırlığı hissedilmektedir. Temennimiz odur ki, bu hayat ve bu dönem; daha geniş kitlelere ulaşacak eserler, kitaplar, filmler ve anlatılarla yaşatılmaya devam etsin. Çünkü bazı hayatlar yalnızca yaşanmaz; aynı zamanda gelecek nesillere aktarılması gereken birer ibret ve hatıra olarak varlığını sürdürür.
Vefatının 107. senesinde, kendisini unutmayanlar tarafından 10 Nisan günü kabri başında dualarla anılacaktır.