“LİNGO TÜRKİYE” VE EKRANIN YENİDEN İNSANLAŞMASI

Televizyon dediğimiz şey yalnızca bir eğlence aracı değildir; aynı zamanda bir toplumun ortak duygusunu, ortak dilini ve ortak davranış biçimlerini şekillendiren güçlü bir “kamu alanı”dır. Hangi programın hangi saatlerde, kimlerin evine nasıl bir ruh hali taşıdığı meselesi, basit bir yayın akışı değil; bir ülkenin sosyal sağlığıyla doğrudan ilgili bir meseledir.

Tam da bu noktada kızım sayesinde izlemeye başladığımız TRT 1’de hafta içi yayınlanan Lingo Türkiye, uzun zamandır ekranda özlediğimiz bir şeyi hatırlatıyor: Yapmacıksız, temiz, sahici ve birleştirici bir televizyon mümkün.

Bugünün ekran dünyasında çoğu yapım, “insan”ı göstermiyor; bir çeşit performansı, bir çeşit abartıyı, bir çeşit kurmacayı pazarlıyor. Tepkiler teatral, çatışmalar planlı, duygular yapay… İzleyici bir süre sonra şunu hissediyor: “Bu bana yabancı.”

Lingo Türkiye ise başka bir yerden yürüyerek geliyor. Orada gördüğümüz şey şudur:
Normal insanlar, normal heyecanlar, gerçek sevinçler, gerçek şaşırmalar…
Bir kelime bulununca abartılı şovlar değil, içten bir gülümseme doğuyor. Bu programın “başka programlara benzemeyişi” tam da buradan kaynaklanıyor: İnsanları yarıştırırken bile insanlığından koparmıyor.

Bu sahicilik, ekranı bir “gürültü alanı” olmaktan çıkarıp bir “nefes alanı”na dönüştürüyor.

Bir programın en kıymetli özelliklerinden biri şudur: ailecek izlenebilir olmak.
Çünkü aile dediğimiz şey sadece ev halkı değildir; toplumun en temel bağ dokusudur. Ailenin bir araya geldiği anlar azaldıkça, ortak dil de zayıflar. Ortak dil zayıfladıkça, ortak sabır ve ortak nezaket de azalır.

Lingo Türkiye tam burada devreye giriyor: Çocuğun yanında rahatça izlenebilen, yaşlıların yadırgamadığı, gençlerin sıkılmadığı, evin içinde gerilim üretmeyen bir yayın… Bu, basit bir “temiz içerik” meselesi değil; toplumsal devamlılık meselesidir.

Çünkü ekran; evin içine şiddet, hakaret, aşağılamayı taşıdığında, o evin içinde huzur azalır.
Ekran; evin içine oyun, nezaket, iyimserlik taşıdığında, evin içindeki bağ kuvvetlenir.

Toplumun son yıllarda yaşadığı büyük yorgunluk ortada. İnsanlar ekonomik kaygılarla, gelecek belirsizliğiyle, yoğun ve değişen gündemle zaten gerilim altında. Böyle bir iklimde ekranın görevi daha fazla gerilim pompalamak değil, toplumsal ruh haline bir denge getirmektir.

Bazı programlar ne yapıyor? Kavgayı eğlenceye çeviriyor. Bağırmayı “cesaret” gibi satıyor. Ahlaki çöküşü “reyting malzemesi” yapıyor. Kötü davranışı normalleştirip, hatta özendiriyor.

Lingo Türkiye ise tam tersini yapıyor:

Kavga değil, oyun sunuyor. Aşağılama değil, saygı sunuyor. Şiddet değil, zeka ve dil sunuyor. Kargaşa değil, sakinlik sunuyor.

Bu da psikolojik olarak şunu üretir: insan kendini güvende hisseder. Güven hissi, bir toplumun en az ekmek kadar ihtiyaç duyduğu bir duygudur. Güven yoksa herkes tetiktedir; tetikte olan insan da kolay sinirlenir, kolay kırılır, kolay kopar.

Eskiden mahalle vardı, komşuluk vardı, akşam oturmaları vardı. Şimdi bireysellik yükseldi, yalnızlık arttı, herkes kendi kabuğuna çekildi. Bu şartlarda toplumun en çok kaybettiği şey “birlikte gülme” ve “birlikte düşünme” halidir.

Bir kelime oyunu gibi görünen format aslında güçlü bir sosyal bağ üretir: Aynı anda düşünmek… Aynı kelimeyi aramak… Aynı cevaba sevinmek… Bunlar küçük şeyler değildir. Bunlar bir toplumun ortak zihin ve ortak duygu üretebildiği nadir anlardır.

Kısacası: Lingo Türkiye insanları bir “yarışma” içinde değil, birlikte olma duygusunda buluşturuyor.

Bir ülkede iyi yayın çoğalırsa, kötü yayın kendiliğinden geriler. Çünkü seyirci şunu görür: “Demek ki hakaret etmeden de izleniyor.” “Demek ki şiddet göstermeden de ilgi çekiyor.” “Demek ki ahlaksızlığı parlatmadan da eğlence olabiliyor.”

İşte bu yüzden Lingo Türkiye sadece bir program değil; başka kanallar için bir utanç aynasıdır. Şunu gösterir: “Siz kavga ve çirkinlik satıyorsunuz çünkü kolayınıza geliyor.” Oysa toplumun ihtiyacı “kolay” olan değil; “doğru” olandır. Ve doğru olan, her zaman uzun vadede daha güçlüdür.

Bir ülkede televizyonun seviyesi, sokaktaki konuşma dilini de belirler. Ekran nezaket üretirse sokak nezaket üretir. Ekran şiddeti parlatırsa sokak sertleşir. Ekran kötülüğü normalleştirirse, toplumun vicdanı yorulur.

Lingo Türkiye bu anlamda çok değerli bir hatırlatmadır: İyi olanın da reytingi olur. Güzel olanın da alıcısı vardır. Sahici olanın da karşılığı vardır. Daha çok böyle programlara ihtiyacımız var. Daha çok insanı buluşturan, aileyi güçlendiren, dili güzelleştiren işlere…

Ve şunu açıkça söylemek gerekir: Şiddeti, ahlaksızlığı, kötü davranışı “içerik” diye satmaya çalışan yapımlar, bu ülkenin ruhuna yük oluyor. Toplumun ihtiyacı yük değil, nefes… Gürültü değil, huzur… Kavga değil, söz…

Bazen bir ülke, bir kelime oyunuyla bile iyileşmeye başlar. Bazen iyilik, ekrana “sakinlik” olarak düşer. Ve bazen bir program, topluma şunu tekrar öğretir: Bir arada olmak hâlâ mümkün.

Teşekkürler TRT, Teşekkürler Kemal UÇAR ve Lingo Türkiye ekibi…