Anneme onu kaybetmeden önce yazmak istedim. Ölmeden önce ,Şimdi bilsin istedim hislerimi...
Annem’e ve Tüm annelere ithafen;
Anne,
Bugün sokakta annesinin elini tutan çocukları gördüm. Kırmızı ışıkta beklerken sıkılan, annesinin çantasına asılan, ayakkabısının ucuyla kaldırıma çizgiler çizen çocukları… Sonra birden şunu düşündüm: İnsan annesini kaybedince dünyadaki bütün çocuklar biraz gözüne batıyor. Çünkü kimse büyümüş olmuyor aslında. Ne kadar büyüsek te ne kadar yaş aksakta ...Sadece annesi olmayanlar, büyümüş gibi davranmak zorunda kalıyor.
Sana anlatamadığım şey tam da bu galiba.
Herkes “alışırsın” diyor. İnsan neye alışır anne? Bir sesin artık evin içinde dolaşmamasına mı? Çayın altını kapatan bir elin olmayışına mı? Akşam olunca pencereye vuran karanlığın eskisi kadar korkutucu olmamasını mı bekliyorlar? Ben alışmadım. Sadece sustum biraz. İnsan bazen konuşursa her şey gerçekten olmuş olacak diye korkuyor.
Geçen gün mutfakta bardak ararken elim senin en sevdiğin ince belli çay bardağına gitti. Hani o kulplu fincan varya kimseye vermez, kendin kullanırdın. Elime alınca öylece kaldım. Bir insanın yokluğu bazen bir eşyanın ağırlığında gizli oluyormuş meğer. O bardak bir anda ağırlaştı. Ben taşıyamadım.
Hatırlıyor musun, bir keresinde elektrikler kesilmişti de ev karanlığa gömülmüştü. Ben korkmuştum. Sen hiçbir şey olmamış gibi mum yakıp “Karanlık dediğin şey ışığın biraz gecikmiş hali” demiştin. O cümleyi yıllarca unutmamışım anne. Şimdi düşünüyorum da insan annesini kaybedince karanlığın gerçekten karanlık olduğunu öğreniyor.
Ev dediğin şey duvar değilmiş anne. Bir insanın sesiymiş. Sen sustuğundan beri bu ev bazen bana boşaltılmış bir tiyatro salonu gibi geliyor. Perdeler duruyor, koltuklar duruyor ama oyun bitmiş.
Bir de sana çok garip gelecek bir şey söyleyeyim mi? Kokundan korkuyorum artık. Dolabını açınca gelen o tanıdık koku var ya… Tütün kolonyası, bergamut, lavanta, yasemin … Hani hepsini karıştırırdın ya. Kendince kensine has o kokun olurdu. iŞte tam da o koku .Bir yandan hemen kapağı kapatıyorum, bir yandan da saatlerce o kapının önünden ayrılamıyorum. Çünkü insan en çok, unutacağı şeylerden korkuyormuş. Sesini unutursam diye korkuyorum anne. Bana “üşüme” deyişini, ‘‘ yorma kendini deyişini’’ , ‘‘torunlarına yormayın benim kızımı deyişini ’’saçımı düzeltirken iç çekişini, uykulu hâlini… Hafızamın sana ihanet etmesinden korkuyorum.
Bugün Anneler Günü diyorlar.
Herkes çiçek almış. Ben hangi çiçeği alacağımı bilemedim. Sonra düşündüm; sen en çok saksıda yaşayan çiçekleri severdin. Koparılmış şeylere üzülürdün çünkü. Belki de bu yüzden ben giden her şeye fazla üzülüyorum. Gitmek sana hiç yakışmadı anne.Biliyor musun, bazen hâlâ eve gelirken sana bir şey anlatacakmışım gibi acele ediyorum. Sonra apartman kapısında aklıma geliyor. İnsan bazı gerçekleri aklıyla kabul ediyor ama kalbi çok geç anlıyor.
Eğer bir yerden beni görüyorsan şunu bilmeni istiyorum: Çok yoruldum anne. Ama yine de senin bana öğrettiğin gibi çiçekleri suluyorum. Sabah selalarını,ezanları hiç kaçırmadan pencereleri sabahları açıyorum. Bende senin yaptığın gibi alıyorum doksandukuzluk tesbihi elime …Senin yaptığın gibi camının önündeki kuşlarına yem bırakıyorum. Çorbanın tuzuna bakarken kaşığı lavaboya değil tabağın kenarına koyuyorum. Çünkü sen böyle yapardın. İnsan annesini kaybedince biraz ona dönüşüyor galiba.
Ve belki insanı hayatta tutan son şey de bu oluyor…
Tüm annelerin günü kutlu olsun…