Bazılarının ibret içerisinde izlediği ve anlamaya çalıştığı, bazılarımızın da ne için sevindiği veya hangi nedenle övündüğünü anlayamadığım bir güncel olayı kendi penceremden hikâye etmek ihtiyacı hissettim. Mevzu; ülkemizde yapılan NATO toplantısı. Yazımın başında da belirttiğim gibi kimileri bu toplantının ülkemizde yapılması ile ilgili methiyeler düzmekte, kimileri olayı protesto mantığı ile eleştirmekte, benim gibiler ise, dağılmak üzere iken ve koskoca bir imparatorluktan arta kalan küçük bir coğrafya parçasını emperyal güçlerin işgalinden kurtarmak için kıyama kalkan ve ahali durumuna düşmüş olan bir topluluktan millet yaratma mücadelesi veren bir ecdadın varisleri olarak geldiğimiz noktada düştüğümüz durumu ibretle izlemekteler.
Çoğunluğu; yeryüzü canavarları olarak hayat süren bir grup, bahse konu iki günlük toplantı için ülkemizdeler. Ankara’da trafik kötü, adım başı güvenlik tedbirleri, bütün devlet kurumları tatilde ve bir hafta boyunca bürokratik işlemlerin tamamı askıya alınmış durumda. Bir taraftan coğrafyamızda yapılan mezalimler için Galata köprüsü ve yurdun çeşitli yerlerinde protesto mitingleri düzenliyoruz, bir tarafta da bu mezalimi yapan zalimleri alay-ı vala ile karşılıyor ve misafir ediyoruz. İnanın; Başkentimizde NATO toplantısı için alınan önlemler tam bir görgüsüzlük timsali olmuştur. Biz; millet olarak misafirperver bir milletiz. Böylesi abartılara hiç gerek yoktu. Ayrıca; Türkiye’ye ilk geldiği anda, farklı, giderken farklı şeyler söyleyen ve dünyanın en rezil uygulamalarının mensubu olan bir zavallıya (çocuk katili ve pedofili hastası) gösterilen yalakalık seviyesi kesinlikle analiz edilmelidir. Millet olamamanın en önemli göstergesi olan iki yüzlülük bütün yaşantımıza sahip olmuş. Bir Türk milliyetçisi olarak, taraflı bir gözlemci kimliğim ile buradan bir hikaye veya hikaye serisi çıkarabilirim diye düşündüm ve kıymetli Turan gazetesi aracılığı ile bu hikayeyi paylaşmak istedim.
Evet ben reşit olduğum andan itibaren bir Türk milliyetçisiyim ve bu kimliğim ile her daim Türkiye’nin lehine olanları bulup çıkarmak, aleyhine olanları da teşhir etmek gayretinde oldum. İsterseniz bu cümledeki Türkiye yerine Türklük’de diyebilirsiniz ama birincinin yararına olan zaten ikincinin de yararınadır. Bu hikaye ve belki devamında yazacağım hikayeler başta da söylediğim gibi tarafsız değildir, fakat vakıayı kabiliyetimin elverdiği ölçüde doğru olarak yansıtmayı ve gerçeği çarpıtmadan anlatma yolunu seçeceğimi belirtmek istiyorum. Bu yazı dizisinde bizim gözümüzle bizi anlatmakla başlayıp, daha sonrasında da çeşitli konuları sizinle paylaşıyor olacağım. Söyleyecek olduğum şeyler, mensup olduğum düşünce ikliminin tezahürleri olup tamamen bu düşüncelerle paralel olan fikirlerdir. Kanaatim şudur; fikirler önemlidir ancak hiçbir fikir de kutsal değildir. Fikirlerin büyük çoğunluklar tarafından kabul görmesi onu daha önemli hale getirir.
Yazıma başlarken sadece NATO toplantısı konusu ile ilgili düşüncelerimi anlatmayı düşünürken; millet olma-olamama konusuna dalınca da bu yazının bir seri olarak devam edeceği kanaati hasıl oldu ve başlığını da bu şekilde seçtim. Ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylar bizim gibi ülkelerin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri göz önüne sermektedir. Belki de Yüz yedi yıl önce verdiğimiz mücadeleden daha büyük bir mücadeleyi bu günlerde vermek zorunda kalacağımızı görüyorum. Tek endişem şudur; Yüz yedi yıl önceki milli şuur ve bu şuurun etrafında yek vücut olan millet ile bugünkü Türk milleti aynı mıdır?
Bu yazı dizisinde önce millet kavramı ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşıyor olacağım. Bizim gözümüzle bizi anlatmaya çalışacağım. Burada, genel olarak millet ve özel olarak da Türk milleti hakkındaki hatalı yorumları anlatacağım. İkinci merhalede ise, başkalarının ve özellikle bize karşı sevgi beslemeyenlerin gözüyle bizi anlatmak istiyorum. Bu anlatılara sizlerin de ilaveleri olursa onları da sizlerden öğrenmek isterim. Turan Gazetesi’ne yazı yazan ve bu platformu oluşturan herkesin bu konularda en az benim kadar söyleyecekleri şeylerin olduğunu biliyorum.
Bizim gözümüzle bizi anlatmaya başlarken; hatalı yorumlarla başlayacağımı söylemiştim. Bunlar arasında rahmetli Yılmaz Öztuna’nın tabiriyle Türk milliyetçiliğine yönelen İnönü revizyonizmi de vardır, siyasi ümmetçiliğin Türk’ü Anadolu yarımadasındaki otuz altı veya kırk küsur etnik gruptan biri sayması da.
Birincisi, yani İnönü revizyonizmi Türk milletini Türk milleti yapan dil, tarih, din ve kültür gibi temelleri değiştirmek, bunlarda devrim yapmak niyetindedir. Bunları serbestçe değiştirebileceğimize göre geriye kalan ‘’Türk’’ herhalde bir ırktan ibarettir. İkinciler, yani siyasi ümmetçiler için de ‘’Türk’’ zaten bir kavim, bir etnisite ve bir ırktır. Tıpkı diğer otuz, kırk, elli küsur kavim, ırk gibi. Siyasi ümmetçilerin tarif ettiği Türkiye yeni emperyalizm için de müsait bir ortam teşkil ettiği için onlardan destek görür.
Milliyetçiliğe karşı girişilen hareketlerin zıt cephelerden bile gelseler ırkçı yaklaşımlara dayandığını görmek benim için hayret vericidir. Milliyetçiliğin antitezi kesinlikle ırkçılıktır.
Üstat Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı eserinde; en etkili bölümlerden birisi, Küçük Ağa ile Çolak Salih, Ankara’da, bir Cumhuriyet Bayramı günü birlikte yürüdükleri andaki konuşmadır. Çolak, uzaktan duyulan marş sesi üzerine arkadaşına, ‘’Bu marşlar, bizim zamanımızdakilere benzemiyor’’ der. Bir asırdır yaşadığımız maceranın, gerilimin, popüler adıyla kimlik krizinin çekirdeği bu cümlede saklıdır. Yalnız musiki değil güfte de benzemiyor. Dil de benzemiyor. O kadar benzemiyor ki, o benzemezlik içinde yetişen gençlerin, böyle tuhaf bir kitap okunmaz dediklerini duyar gibiyim.
Mesele dille bitmiyor. Kültürü kültür yapan, başka bir açıdan milleti millet yapan bütün temellere uzanıyor. Melih Cevdet Anday’ın, ‘’Bizim klasiklerimiz yoktur’’ vecizesi burada bir işaret taşı; milli kültür açısından da belki mezar taşı!. Hemen şu soruyu sormak gerekir. ‘’Melih bey, o zaman, şu biz dediğiniz kimdir? Klasikleriniz yoksa siz kimsiniz? Klasiklerimiz yoksa biz nedir, biz kimiz? İşte size dört başı mamur bir kimlik krizi.
Bu acayip insanlar, bu dünyadan, geçmişten ve emin olun gelecekten habersiz insanlar, bu on yıllarımıza hakim olup bizi bugünkü kimliksizliğe sürükleyen insanlar, biz’i, yani Türk milletini çok seviyorlardı. Çok seviyorlardı, ama bu çok sevdikleri milletin:
· Dilinin reforme edilmesi lazımdı. Hatta Nurullah Ataç gibi bazıları, Türkçe yerine Latincenin ikamesinin daha hayırlı olacağını düşünüyordu.
· Dini son derece mahzurluydu. Millet bu dinden mümkün mertebe uzaklaştırılmalı; hiç olmazsa bu din reforme edilmeliydi.
Ortak yüksek kültür yoksunluğu öyle bir hale gelmiştir ki bugünkü nesiller -buna birçok akademisyen de dahildir- artık bilmediklerini fark edecek kadar dahi bilmemektedirler. Şimdilerde de; moda ifadeyle ‘’millet inşası projesi’’ diye bir şey uydurdular. Proje; şuurlu bir plan, bir program demektir. Geçmişte; yukarıda verdiğim örneklerin benzerini bugün de yaşıyoruz. Bu düşüncelere illa ki proje diyeceksek, bu aslında ‘’mevcut milleti tahrip’’ projesidir.
Dünyadaki bilim ve fikir adamları dillerini ele aldıkları zaman sordukları soru şudur: ‘’Bizim dilimiz nasıldır? Nereden gelmiştir, nereye gitmektedir? Klasikleri nelerdir?’’ Bizimkilerin sordukları ise çok farklıdır: Bizim dilimiz nasıl olmalıdır? Nasıl değiştirilmelidir? Acaba bunun yerine başkasını mı koysak? Sorular bu kadar devrimci olunca da klasikler falan, bu cesur projeye düşman şeylerdir!!.
Dünyada dini inceleyenler şu soruları sorarlar: Bu halkın dini nedir? Kaynaklara göre nedir? Yaşanan inançlara göre nedir? Kültüründeki tezahürleri nelerdir? Bizimkiler yine yaratıcıdır. Cevabını aradıkları soru şudur: Bu halkın dini nasıl olmalıdır? Din olmazsa olmaz mı?!!.
Dünyada tarihçiler, bizimkilere göre çok basit bir işle uğraşırlar. Geçmişimizde ne olmuştur? Nasıl olmuştur? Niçin öyle olmuştur? Bizimkilerin programı daha atılgandır. Bu milletin tarihi nasıl olmalıdır? Nasıl olursa maksada uygun olur? Sonra iş, o tarihi keşfetmeye gelir. Öyle bir tarih mutlaka vardır. İyi bakın, bir yerlerde saklanmıştır, onu bulup çıkaralım.
Klasikler de, gerçek tarih de, din de bu atılgan tavrın önünde engeldir. Değil nesilden nesile aktarılması, unutturulması gerekir. Bu, şu kelimeyi değil de bu kelimeyi kullanalım, tarihin şurasına değil de burasına ağırlık verelim meselesi değildir. Bu millet olmaktan bir etnisite olmaya doğru bozulmaktır, gerilemektir, kısacası yozlaşma ve soysuzlaşmadır.
Ziya Gökalp de biliyordu. Milleti ortak bir’’ terbiye’’ ye dayandırmıştı. Ondan on yıllar sonra sosyologlar daha da açık gördüler ve anlattılar: ‘’ Millet, ortak bir yüksek kültürün, devlet eliyle teşkilatlandırılan bir eğitim sistemi vasıtasıyla aktarılmasıdır’’. Bu aktarma, halkınızın yaşadığı coğrafyada, mekan üzerinde yayma şeklinde gerçekleştirilir. Aynı zamanda bu aktarma, nesilden nesile, yani zaman içinde gerçekleştirilir. İşte millet budur. Bu ortak, yüksek ve çekirdeği standart kültürdür.
Mekan ve zaman içindeki bu aktarma sayesindedir ki, George Washington’un söylediğini Donald Trump’ın nesli anlayabiliyor. Bu aktarma sayesindedir ki, ABD’de ‘’Amerikanlar, İngilizler, Almanlar, Kızılderililer, Afrikalılar’’ değil, sadece Amerikanlar vardır. Onlar Alman Amerikan, Yerli Amerikan, Afrikalı Amerikan veya Hispanik Amerikan olabilirler veya bunların bir karışımı veya hiçbiri. Ama mutlaka Amerikanlardır. Çünkü iki asırdır bu millet, standart bir İngilizceyi, bizimkinden çok daha kısa ve sakin de olsa övünülen bir tarihi ve herkesin yaşayan dini neyse o dini, mekan üzerinde bir okyanustan diğerine, zaman içinde nesilden nesile aktardı. Böylece etnik grupların üstünde ve ötesinde bir Amerikan milleti oluştu. O, bugün dünyanın en güçlü milleti haline gelmiştir.
Şimdi soralım; bu ortak yüksek kültürü sağlayamazsanız ne olur? Daha doğrusu, mevcut ortak yüksek kültürü tahrip etmek için elinizden geleni yaparsanız ne olur?
Artık millet olamazsınız. Ancak etnisite olabilirsiniz. Hoş geldiniz Suriyeliler, Afganlar ve 21. Asrın Türkiye vatandaşları!!. Toplumu millet yapan ortak kültür kaybedilince millet öncesi alt kimlikler çırılçıplak ortaya çıkmaktadır. Etnisite, cemaat, aşiret bu alt kimliklerin bir kısmıdır ve Türkiye şimdi bu ölümcül problemlerle karşı karşıyadır.
Bu durumun bazı gizli güçler veya dış mihraklar tarafından şuurlu olarak yapıldığı kanaatinde de değilim. Bunu biz tam bir şuursuzlukla kendi kendimize yaptık. Dış mihraklar olsa olsa yardımcı oldular.
Gücüm yeterse bu yazı dizisine devam ediyor olacağım
Allah’a emanet olun.