İnsanın en temel özelliklerinden biri gülmektir. Kimse gülmekten tamamen muaf değildir; dünyanın en zaliminden en mülayimine, en ciddi devlet adamından dindarına kadar herkesin içinde bir mizah ışığı vardır. Bu ışık, çoğu zaman fark edilmez, ama insan ruhunun karanlık köşelerine sızarak rahatlatır, düşündürür ve hayatın karmaşasına karşı bir pencere açar. Gülmek, yalnızca dudak kıvrımı değil; fırtınalı bir gündeki hafif bir rüzgâr, zihni serinleten bir meltem, ruhun susamış topraklarına düşen bir damladır.
Mizah, bir gerçeği alay, nükte veya şaka ile süsleyip güldürücü hâle getirme sanatıdır. Tarih boyunca krallar ve padişahlar bile saraylarında, bu işi ustalarına bırakmış; mizah, ciddi bir görev olarak görülmüştür. Ben de Turan Gazetesi’nde (26 Temmuz 2025) bu konuyu ele almıştım. O dönem yazılan mizah yazıları, bugün hâlâ tebessüm ettiriyor ve zihinde küçük kıvılcımlar çaktırıyor; tıpkı alev alev yanmayan ama karanlıkta parlayan bir ışık gibi.
Günümüzde hayatın hızı ve telaşı içinde mizah hâlâ var, ama kalıcılığı tartışmalı. Çoğu zaman bir fıkra okuyor, gülüyor ve hemen unutuyoruz. Oysa eski gazetelerin sayfaları, bugün özlemle aradığımız hiciv ve incelikli mizah yazılarıyla doluydu. İçlerinde sevdiklerimiz kadar, sevmediklerimiz de vardı; ama şimdi düşündüğümde, sevmediklerimizin bile ne kadar ölçülü, zarif ve derin olduğunu fark ediyorum.
Ünlü şairimiz Sünbülzade Vehbi, mizahın inceliğini ve dengeli kullanımını adeta bir sanat gibi tanımlar. Onun dizeleri:
"Hûbdur gerçi letâfetle mizâh / Olmaya lîk müeddî-i silâh"
bu gerçeği gözler önüne serer. Aşırıya kaçmadan yapılan mizah, hafif bir tebessümle başlar; yüzümüzde sıcak bir gülümseme bırakır, kalbimizde tatlı bir neşe uyandırır. Ama sadece güldürmekle kalmaz; incelikli bir nükte, zihinde kıvılcımlar çakar, düşünce ufkunu açar. Tıpkı bir ressamın fırçasıyla hafifçe renklendirdiği tuval gibi, mizah da hayatın sert yüzeyine zarif bir dokunuş yapar hem yumuşatır hem de derin anlam katmanları açar.
Günümüz sanal aleminde dolaşan mizah içeriklerine baktığımızda, çoğunun sadece anlık tebessüm yaratmayı hedeflediğini görürüz. Kısa videolar, paylaşılan dijital nükte veya hazır şakalar, hızlı tüketim kültürünün birer ürünü; tıpkı hızla akan bir nehirde sürüklenen yapraklar gibi, geçici bir etki bırakırlar. Bu tür mizah, yüzeyde güldürür, ama zihinde kıvılcımlar çaktırmaz; ruhun derinliklerine dokunmaz. Oysa gerçek mizah, dikkatle işlenmiş bir pırlanta gibidir; ışığıyla hem güldürür hem de düşünceyi yansıtır, ruhu aydınlatır.
Mizahın asıl değeri, insanı düşünmeye ve sorgulamaya sevk etmesindedir. Bir fıkra, bir nükte veya hiciv, sadece tebessüm ettirmekle kalmaz; toplumsal ve bireysel eksiklikleri nazik bir aynayla gösterir. Tıpkı bir bahçıvanın özenle suladığı çiçeklerin yavaş yavaş açması gibi, incelikli bir mizah da zihinde yavaş yavaş filizlenir, farkındalık yaratır ve insanın düşünce ufkunu genişletir. Bu yüzden mizah, sadece bir eğlence aracı değil; ruhu besleyen, aklı harekete geçiren, toplumun vicdanına dokunan bir sanattır.
Günümüz yazarlarının bir kısmı hâlâ bu geleneği sürdürmekte, mizahı hem güldürmek hem düşündürmek için ustalıkla kullanmaktadır. Bedri Yücel gibi yazarlar, çağdaş Nasreddinler olarak karşımızda durur; sözleriyle hem tebessüm ettirir hem de insanı sorgulamaya davet eder. Onların yazılarında mizah, bir eğlence değil; hayatın sert gerçeklerini yumuşatan, zihni aydınlatan ve kalpte yankı uyandıran bir ışık gibi parlar.
Mizah, Türk irfanının en önemli parçalarından biridir. Nasreddin Hoca başta olmak üzere ustalarımızın çağları aşan hicivleri, milletimizin mayasında var olan zekâ ve espri kudretini gösterir. Asıl temennimiz, bu mayayı taşıyanların sayısının artarak görünür hâle gelmesidir. Dahası, günümüzün “Nasreddinleri” arasında gördüğümüz Bedri Yücel gibi yazarların çoğalması hem geleneği yaşatacak hem de mizahın düşündürme ve eleştirme gücünü bugünden yarına taşıyacaktır.
Mizah, bugün de hayatın karmaşasında bir mola, hızlı tempolu hayatın içinde kısa ama derin bir nefes gibidir. Bazen bir fıkra, bazen ince bir nükte olarak karşımıza çıkar; ama her durumda insanın iç dünyasına dokunan, düşünceyi besleyen, kalbe ışık tutan bir sanat olarak varlığını sürdürür. Mizah, hayatın sert duvarlarını yumuşatan görünmez bir el gibidir; tebessümü bir nota, düşünceyi bir armoni gibi taşır. İnsan bazen bir cümleyle güler, bazen o cümlenin içinde saklı hakikatle susup düşünür.
Mizah, aynı zamanda toplumların hafızasını diri tutan görünmez bir öğretmendir. Bazen bir fıkrada saklı kalan hakikat, kalın kitapların anlatamadığını birkaç cümlede anlatır. Çünkü mizah, doğrudan nasihat etmez; insanın zihnine kapı aralar. O kapıdan giren düşünce, zamanla insanın bakışını değiştirir. İşte bu yüzden gerçek mizah, yalnızca güldürmez; insanı kendiyle yüzleştirir.
Sonuçta mizah, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasının en zarif yollarından biridir. Bazen bir tebessümle kırgınlıkları yumuşatır, bazen ince bir nükteyle hakikati hatırlatır. Gerçek mizah, gürültüyle değil sükûnetle yer eder; yüksek sesle değil derin anlamla kalıcı olur. Belki de mizahın en olgun hâli, insanın her daim mütebessim kalabilmesidir. Çünkü tebessüm, yalnızca dudaklarda beliren bir ifade değil; hayata karşı alınmış zarif bir tavırdır. İnsan gülerken aslında düşünür, düşünürken kendini yeniden keşfeder. İşte bu yüzden mizah, sadece bir anlatım biçimi değil; insan ruhunun karanlıkta yolunu bulmasını sağlayan sessiz bir kandil gibidir. Tebessümle başlayan o yolculuk, çoğu zaman insanı hakikate götüren en kısa ve en etkili yoldur.