MODERN HAYAT BİZİ HASTA MI EDİYOR?

Sabah alarmla uyanıyoruz. Daha gözümüzü tam açmadan elimiz telefona uzanıyor, bildirimlere bakıyor, aceleyle hazırlanıp güne başlıyoruz. Hep eksik, hep yetişme telaşıyla…

Şehir uyanmıyor aslında; şehir koşmaya başlıyor.
Otobüslerde, metrolarda, sokaklarda yüzler birbirine benziyor. Yorgun, dalgın, biraz da umutsuz. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama kimse kendine yetişemiyor. Gün boyu ekranlara bakıyoruz, saatlerce oturuyoruz, hızlıca yiyor, hızlıca konuşuyor, hızlıca yaşıyoruz. Sonra da akşam eve dönüp “Bugün de bitti.” diyoruz. Aslında biten sadece gün değil; yavaş yavaş tükenen bir şeyler var içimizde.

Yorgunluk hissi sabah başlıyor. Eskiden hafta sonları dinlenmek içindi, şimdi yarım kalan işleri tamamlamak için. Tatiller bile dinlendirmiyor, sadece kısa bir kaçış hissi veriyor. Ardından aynı tempo, aynı baskı, aynı hız…

Ve en tehlikelisi şu: Bu hâli normalleştiriyoruz. Baş ağrısı sıradan. Uykusuzluk sıradan. Sinirlilik, mutsuzluk sıradan. Sürekli bir yerlere yetişememe duygusu sıradan. Sanki hayat böyle olmak zorundaymış gibi kabulleniyoruz.

Ruh sağlığı cephesinde tablo daha da çarpıcı. Tükenmişlik sendromu, anksiyete ve depresyon modern çağın sessiz salgınları gibi. Sürekli yetişmemiz gereken işler, “Daha iyi, daha güzel olmalısın.” diyen bir düzen, daha zengin olmamız gerektiğini fısıldayan sosyal medya ve hiç bitmeyen bir hız duygusu…

Oysa insan bu hızla yaşamak için yaratılmadı. Kalbimizin bir ritmi var; makine temposu değil. Bedenimizin sınırları var; sonsuz değil. Ruhumuzun ihtiyacı var; başarı listelerine değil, nefes almaya.

Modern hayat bize konfor sundu, evet. Ama karşılığında sessiz bir bedel aldı: hareketi azalttı, teması azalttı, sabrı azalttı, duygusallığı azalttı. Kalabalıkların içinde yalnızlığı büyüttü. Belki de asıl mesele şu: Hayat kolaylaştıkça ödenen bedel arttı.

Kimse yüksek sesle söylemiyor ama birçok insan aynı cümleyi içinden geçiriyor: “Çok yoruldum, tükendim, çok yalnızım.” Bu sadece fiziksel bir yorgunluk ve yalnızlık değil; zihinsel, duygusal ve varoluşsal bir yorgunluk.

Sağlık bazen doktor muayenesinde ya da tahlil sonucunda değil, belki de içimizdeki ağırlıkta ve yalnızlıkta saklıdır. Belki de sabah alarm çaldığında hissettiğimiz o isteksizlikte… Belki de akşam yatağa uzandığımızda geçmeyen o gerginlikte…

Belki iyileşmek biraz yavaşlamakla başlayacak. Belki de en büyük cesaret, “Bu tempo bana iyi gelmiyor.” diyebilmek olacak. Telefonu bir kenara bırakıp bir dostla yapılan küçük bir sohbet belki de iyileştirici olacak.

Ve belki bir gün şehir gerçekten uyanacak. Sadece koşmak için değil, yaşamak için.