MUHABBET (2)

    Önceki yazıda muhabbet konusuna giriş yaparak gerek günlük konuşmada gerekse Türk edebiyatında kullanılan muhabbet ifadesinin, sözlükte sevgi ve yarenlik, arkadaşlık manasında kullanıldığından söz etmiştim.

    Keza, muhabbet beslemek, muhabbet duymak, muhabbet etmek, yani arkadaş sohbeti yapmak gibi ifadeler yanında, muhabbet çiçeği, muhabbet kuşu, muhabbetname, muhabbet tellalı ve nihayet argodaki geyik muhabbeti gibi ifadelerin de muhabbetle ilgili sık karşılaşılan ifadeler olduğunu belirtmiştim.

    Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’in Bakara, Maide, Yusuf, Taha, Meryem, Ankebut ve daha birçok ayetinde sevgiye ve muhabbete işaret etmiştir. Bundan dolayı “Ehl-i Muhabbet” sevgiyi, aşkı esas alır ve sevginin kaynağı olan Hak’k’ı korkulan değil, sevilen aslî varlık, “Varlık-ı Mutlak” olarak görürler.

    Bu sebeple Ehl-i Muhabbet korkudan ziyade sevgi ve ümidi öne çıkarmıştır.

    Ehl-i muhabbette sevgi ibadetin önündedir. Onlar cenneti ve nimetleri için Allah’a ibadet etmek, komisyon karşılığı iş yapmak gibidir.       

    Allah’ı sevmek karşılıksızdır. O halde Allah’a ibadet etmek de karşılıksız olmalıdır.

    Allah’a olan muhabbet Allah’ın kuluna bahşettiği, lütuf mesabesinde bir mükâfattır. Bu lütfa ve mükâfata erişenlerin hali ve tavrı diğerlerinden farklıdır. Onlar hâl ehli olup, hâl ve hareketlerinden anlaşılırlar.

    Tasavvufta mânevî hal olarak kabul edilen muhabbetin üç çeşidinden bahsedilir. Bunların ilki halkın muhabbetidir. Sevenin sevdiğini gönlünde tutup ona itaat etmesi, bağlı olması ihanet etmemesi bu tür muhabbetin şartıdır. İkincisi hakikat ehli dürüst müminlerin muhabbetidir ki bu türde muhabbet ehli, arzu ve heveslerinden arınarak, sevdiğinin iradesine göre hareket etmeyi esas alır. Üçüncüsü sıddıklar ve âriflerin muhabbetidir. Sırf Allah’ın kadîm olan sevgisine yönelmekten ve bu konudaki mârifetten kaynaklanan bu muhabbette, seven kendi vasıflarının yerine sevgilisinin vasıflarına bürünür. (İ.A, Muhabbet)

    Allah âşıkları O’nun sevdiklerini severler. Allah kullarını sevdiğine göre, ehl-i muhabbet de insanları sever. Allah kevnî âyetleri sevdiğine göre, Allah dostları, “Ehl-i Muhabbet” de kevnî âyetleri sever ve onlara zarar vermez.

    Aslında bu tür bir sevgi Allah’ın sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemektir.

    Tasavvufta muhabbet şaraba benzetilmiştir. Urfalı Saffet Efendi’nin aşağıdaki gazeli, tasavvuftaki şarabı ve meyhaneyi anlatarak, karşılık için ibadet edenlere atıfta bulunmuştur.

               "Erbab-ı safa taht-ı Cemi bağına kursun

               Sultan-ı kadeh elden ele hükmünü sürsün

               Saki geliyor ehl-i meyin zevk-ü baharı

               Ferraş-ı saba sahn-ı çemenzarı süpürsün

               Biz sofiyi meyhanede irşad edecektik

               Sittin sene mescitte gebersin de otursun

               Derman ederiz badeyi bimar-ı humare

               Şer'an içeriz şüphe eden müftüye sorsun

               Zahid bakalım tövbeye layık olacak mı?

               İçsin de o kâfirde olan neş'eyi görsün

               Çok üzdü beni felsefe-i akl-ü tefekkür

               Hikmetli kadehlerde olan anları görsün

               Saffet gazelin ehl-i dile beyan et

               Takdire seza varsa eğer tanzir buyursun"

               Keza, Malatyalı Âşık Süleyman ELVER de;

               Muhabbet eyledim sadık yar ile

               Ne hoş yerde ıras geldik yar yara

               Müşerref olmuşam hub cemaline

               Ne hoş yerde ıras geldik yar yara

               Meydanında dolu bade içilir

               Didarından hakkın nuru saçılır

               Bahçanızda gonca güller açılır

               Ne hoş yerde ıras geldik yar yara

               Lisanından türlü kelam söyledi

               Özü turab enginleri boyladı

               Gönlümüzü gamdan azad eyledi

               Ne hoş yerde ıras geldik yar yara

               Ferhad'ın çektiği şu aşkın odu

               Şirindir sohbeti lezzeti tadı

               Şanedandır “Şahı Merdan” evladı

               Ne hoş yerde ıras geldik yar yara

“Semah” sözleri de kul sevgisinin Allah için olduğunu ortaya koyması bakımından değer arz eder.

    Yaratılanlar içinde nitelikleri ve görevleri itibarıyla diğer varlıklardan ayrılan insan, bütün varlıklar gibi, ahenk üzere yaratıldığı için, ahengi sever. Ahenk ise yaratıcının koyduğu düzenin temelidir. Kanaatimizce “Yaratıcı” ahengi, onun kâinat ve toplum içinde uyum göstermesi, yani Hak’k’ı, “Kâinatı” ve halkı severek muhabbete ulaşmasını dilediği için vermiştir.

    Bu sebeple “Ehl-i Muhabbet” Allah ve yarattıkları ile uyumlu, ahenklidir. İster beşerî, isterse ilahi olsun muhabbetin temelinde aşkı, kâinatı ve bütün mevcudatı yaratan Allah’a olan sevgi yatar. Âşık “Elest Bezmi”ndeki muhabbeti arar. Bu sebeple dünyayı gurbet görür. Hep sılayı özler.

Nitekim pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi,

“Dalgıç denizine girdim, varlık şehrini gezdim,

İnciyi sedefte gördüm, cevheri hazine içinde.

Arş ve kürsî’yi yürüdüm, levh ve kalem’i gördüm,

Varlık şehrini gezdim, söyledim bu can içinde.

Eri gördüm erleştim, istediğimi sordum,

Hepsi sendedir dedi, kaldım hayret içinde” 

İfadeleriyle kesret âlemini denize benzeten Yesevî, varlıklara bakıp her şeyin aslını anladığını, ardından arş ve kürsî makamlarına eriştiğini, her şeyin sırrının insanda saklı olduğunu öğrendiğini, eriştiği bu makamda zâhirde olanın ötesindeki bâtınî gerçekliklere hâkim olduğunu dile getirir. Allah’ın her yerde hazır ve nazır olmakla birlikte mekândan münezzeh olduğunu da aynı hikmetteki,             

“Kul hoca ahmed canı, hem cevherdir hem hazine,

Her şey o’nun mekânı, o lâ mekân içinde” dizeleriyle ifade etmektedir.

              

Seyyid Muhammet Nesimî ise;

“Mende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam

Gevheri lamekân menem, kevn-i mekâna sığmazam” demiştir.

    Sonuçta sevgi ve muhabbet bütün makamların vardığı son nokta, insan da bu makamı idrâk edebilen bir varlıktır. Sevgiden muhabbet, muhabbetten ise kut ile yani ilahi güç ile donanmış insan doğar. Hep sevgiyle, hep muhabbetle kalınız.