Zamanın eskisinden daha hızlı aktığını düşünüyorum. Günler, aylar ve yıllar birbirini kovalarken insanın yalnızca zamana ayak uydurması değil, içinde yaşadığı dünyayı anlayabilmesi için de sürekli hareket hâlinde olması gerekiyor. Ne var ki bizim nesil için bu hıza yetişmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.
Akıllı telefonumun özelliklerini öğrenmek için yakınlarımdan yardım istemem, bunun küçük fakat açık bir örneğidir. Elimizde taşıdığımız küçücük cihaz, bazen bize yabancısı olduğumuz uçsuz bucaksız bir dünya gibi geliyor.
Teknolojinin hızına yetişmekte zorlandığımız gibi, günümüzün değer ölçülerini ve şöhret anlayışını kavramakta da güçlük çekiyoruz. Televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada sürekli karşımıza çıkarılan bazı insanların niçin bu kadar tanındığını sorduğumuzda garip karşılanabiliyoruz. Sanki aynı dünyada yaşamıyor, aynı çağın havasını solumuyormuşuz gibi bakılıyor bize.
Yakınlarımız bu insanların kim olduklarını ve neden tanındıklarını sabırla açıklamaya çalışıyorlar. Fakat anlatılanlara anlam veremediğimiz zamanlar da oluyor. Böyle anlarda çoğu kez susuyor, meseleyi daha fazla kurcalamadan yerimize oturuyoruz. Çünkü zamanın önümüzden koşarak geçtiğini, bizim ise onun arkasından ağır adımlarla yürüdüğümüzü hissediyoruz.
Bizim gençliğimizde tanınmışlık, bugünkünden farklı bir anlam taşırdı. Eski gazetelerin usta kalemleri, tiyatro sahnelerinin yıllarını sanatına vermiş oyuncuları ve sinemanın unutulmaz yüzleri bizim için gerçek şöhretlerdi. Onların yalnızca isimlerini değil, emeklerini de bilirdik.
Tiyatro oyuncularının telaffuzları, ses tonları, jestleri ve mimikleri uzun yıllar süren bir çalışmanın izlerini taşırdı. Perde açıldığında seyirci yalnızca bir oyuncuyu değil, mesleğine ömrünü vermiş bir sanatçıyı görürdü. Elbette onların da kusurları ve başarısız oldukları zamanlar vardı. Fakat sanatlarını ciddiye alıyor; sahneye, seyirciye ve mesleklerine karşı sorumluluk taşıyorlardı. Ünleri, bir gecede parlayıp sönen bir ışık gibi değil, ağır ağır yanan ve çevresini zamanla aydınlatan bir kandil gibi büyüyordu.
Özel hayatlarını bugünkü kadar yakından bilemezdik. Ne yediklerini, nerede tatil yaptıklarını veya kimlerle görüştüklerini sürekli takip edemezdik. Onlar daha çok yaptıkları işle görünür, sanatlarıyla konuşulurlardı. Özel hayatları sanatlarının önüne geçmez; şöhretleri, eserlerinin ve emeklerinin ardından gelirdi.
Sinema oyuncularının birçoğu da küçük rollerle başlar, yıllarca çalışır ve mesleklerinde olgunlaşırlardı. Gazeteciler ve gazete yazarları ise haber peşinde koşar, araştırır, okur, düşünür ve yazarlardı. Mesleklerindeki yerlerini âdeta tırnaklarıyla kazır, okuyucunun güvenini tanınmaktan daha önemli görürlerdi.
Bu nedenle bizim nesil için şöhret, yalnızca bir kişinin adının bilinmesi demek değildi. Şöhret; çalışmak, sabretmek, yeteneği geliştirmek, mesleğin çıraklığından geçmek ve yıllar boyunca insanların saygısını kazanmak anlamına gelirdi. Tanınmışlık, emeğin üzerine kondurulan bir taçtı. O tacın altında yılların yorgunluğu, alın teri ve fedakârlığı bulunurdu.
Bir büyüğümüzün ifadesiyle, “Şöhret felakettir.” Bu söz ilk bakışta ağır ve karamsar görünebilir. Fakat biraz düşününce şöhretin yalnızca bir nimet değil, aynı zamanda taşınması zor bir yük olduğu anlaşılır. Çünkü tanınmak kolay görünse bile saygınlığını koruyabilmek, insanların güvenini kaybetmemek ve bulunulan yerin hakkını vermek oldukça güçtür.
Son zamanlarda bazı tanınmış kişilerin dolandırıcılık, uyuşturucu ve benzeri utanç verici olaylarla anılması da üzerinde düşünülmesi gereken bir duruma işaret ediyor. Elbette bir kişi hakkındaki iddia ile kesinleşmiş suç birbirine karıştırılmamalıdır. Ancak şöhret sahibi kişilerin bu tür olaylarla gündeme gelmesi, yalnızca onların itibarını değil, toplumun değer ölçülerini ve rol model anlayışını da sorgulamamızı gerektiriyor.
Şöhret, yüksek bir dağın tepesinde durmaya benzer. Zirveye çıkan kişi, aşağıdaki herkesi görebildiği gibi herkes tarafından da görülebilir. İnsanların bakışları, hayranlıkları, beklentileri ve bazen kıskançlıkları onun üzerinde toplanır. Zirvenin havası baş döndürücüdür; insan kendisini olduğundan daha büyük görmeye başlayabilir.
Oysa dağın tepesinde durmak, oraya çıkmaktan daha zordur. Şöhretin ağırlığını taşıyamayan veya insanların güvenini kaybeden kişi bir anda dengesini yitirebilir. Yukarı çıkmak yıllar sürebilir; fakat aşağıya yuvarlanmak birkaç dakika içinde gerçekleşebilir. Zirve ne kadar yüksekse düşüş de o kadar sert olur.
Bu yüzden şöhreti sindirmek, alkışa kapılmamak ve insanın kendi ölçüsünü kaybetmemesi gerekir. Alkış güzel bir müzik gibidir; fakat insan ona fazla kapılırsa başka sesleri duyamaz hâle gelir. Sürekli övülen kişi, zamanla eleştiriyi düşmanlık, sessizliği ise unutulmak olarak görebilir. Şöhretin felakete dönüşmesi belki de tam burada başlar.
Şimdilerde tanınmanın yolları büyük ölçüde değişti. Artık uzun yıllar eğitim görmek, bir ustanın yanında çıraklık ve kalfalık dönemlerinden geçmek ya da belirli bir meslekte olgunlaşmak, görünür olmanın tek yolu değildir. Kısa bir görüntü, dikkat çekici bir söz veya sosyal medyada hızla yayılan bir paylaşım, bir insanı bir anda milyonların karşısına çıkarabiliyor.
Elbette günümüzde de sanatına, mesleğine ve düşüncesine yıllarını veren çok değerli insanlar vardır. Bugünün bütün tanınmış kişilerini aynı ölçüyle değerlendirmek doğru olmaz. Ancak görünür olmanın kolaylaşması, şöhret ile gerçek başarı arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmıştır. Eskiden şöhret çoğunlukla emeğin ardından gelirken bugün bazen emekten önce gelebilmektedir.
Bazı insanlar için tanınmak, kolay yoldan kazanç elde etmenin ve daha rahat yaşamanın aracı hâline gelmiş görünüyor. Şöhret, emeğin sonucu olmaktan çok maddi kazanca açılan kestirme bir kapı gibi görülüyor. Bu kapının arkasında ne olduğu yeterince sorgulanmadan pek çok kişi oraya yöneliyor.
Toplumun da zamanla böyle bir anlayışa elverişli hâle geldiğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü şöhreti yalnızca televizyonlar, gazeteler ve sosyal medya üretmiyor. Bizim ilgimiz, merakımız ve izleme isteğimiz de bu düzeni besliyor. Bir insanın ne ürettiğinden çok nasıl yaşadığını merak ediyor, yaptığı işten çok özel hayatını konuşuyoruz.
Tanınmış kişiler yalnızca yaptıkları işlerle değil; giydikleri kıyafetler, gittikleri mekânlar ve sürdükleri hayatlarla da örnek hâline getiriliyor. Böylece başarı ile görünürlük, değer ile tanınmışlık, emek ile gösteriş arasındaki sınırlar birbirine karışıyor.
Hak etmedikleri hâlde şöhrete ulaşan kişilerin toplum açısından en tehlikeli tarafı, özellikle gençler için rol model hâline gelmeleridir. Emek vermeden yükselmenin, bilgi ve yetenek sahibi olmadan tanınmanın mümkün olduğu düşüncesi yaygınlaştıkça sabır, çalışma ve liyakat gözden düşmeye başlıyor. Kolayca kazanıldığı sanılan şöhret, gençlerin önünde parlak fakat yanıltıcı bir yol gibi uzanıyor.
Bu sebeple bir insanı hangi nedenle yücelttiğimizi, kimi neden örnek aldığımızı ve neyi başarı olarak kabul ettiğimizi yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü toplum, alkışladığı kişilerde kendi değerlerini de ele verir. Alkışlarımız yönünü kaybettiğinde yalnızca şöhret anlayışımız değil; emek, ahlak ve liyakat ölçümüz de değişmeye başlar.
Sahi, kimi ve niçin alkışlıyoruz?