Harput’ta kış, bir mevsim gibi gelip geçmez; taşın içine yerleşir, orada oturur, yazın bile güneşin alnına sürülen ince terin altından sızıp kendini duyurur. Yokuşu tırmanan her adım, geçmişin üstüne basar; basınca toz değil, sessizlik kalkar. Sessizlik kalkınca da insanın aklına, bilmediği ama bildiğini sandığı adlar doluşur: Sara Hatun, Uzun Hasan, Şah İsmail. Adların kendisi değil, insanlığa bıraktıkları; o bıraktıklarının bugün bile varlığını sürdürmesi her şeyin sonsuzluktan beri büyük bir hızla aktığını gösterir.
Çarşının önünden geçerken bakırın sesiyle yünün kokusu birbirine karışır. Bir dükkânda hediyelikler ışıldar, bir başkasında eski bir kilidin anahtarı sallanır. Bir çocuk “abi” diye seslenir; ses, taş duvara çarpar, geri döner, insanın kulağında başka bir zamana benzer. Dükkânın alınlığında yazan El Emeği-Göz Nuru tabelası esen yelde azıcık sallanırken, sanki “göz nuru” denilen şey yalnız ipliğin üstünde bırakılan emek değil, taşın üstüne de çizilmiş bir bakıştır.
Sara Hatun Camisi’nin eşiğine geldiğimde, kapının soğuğu avucuma geçer. İçeri girince ses değişir; dışarıda yelin dili serttir, içeride ise sözler yumuşar, çünkü burada söz duvarların üstünde değil, kubbenin altında söylenir. Tasarlanmış kare planıyla içinde daireye dönüşen hava, insanı doğrultur; dört kalın sütun, kubbeyi taşıdığı kadar, içeride biriken geçmişi de taşır. Kenarlarda tonozlar uzanır; taşın kıvrımında, sanki bir zamanlar burada duranların solukları şimdi de bekler.
Ben kıbleye doğru yürürken, minberin taş işçiliği gözüme çarpar: Oyuklarda bir ince sabır, sabrın içinde bir saklama isteği. Tam o sırada, sanki bir kapı daha açılır; ama o kapı ahşap değildir, o kapı sestir, seslerdir... Bir kadın sesi duyulur. Ses, bir annenin sıcaklığı gibi değil; daha çok bir buyruğun üzerine balmumu bastırılırken çıkardığı kısa, keskin ses gibi. “Burayı yer yaptım,” der. “Yer sağlam olmalı. Oğullar büyür, ordular geçer, adlar değişir; yer kalır.” Adını söylemez, ama biz anlarız ki o kadın “Sara Hatun”dur.
Sesi, bir kervanın yükünü tartan terazi gibi ölçülüdür. “Toros’u aşanların dizinde çamur olur,” der. “Çamur, sözün üstüne sıvanır; söz yüz yıllar geçse de yine de duyulur. Ben sözümü çamurdan temizledim, çünkü oğlumun boynu, o sözlerin ağırlığını taşımalıydı.” Bir an, yel kapı aralığından içeri sızar; sızan yel bile onun tümcesini bölemez. “Kare kestirdim taşı,” der. “Köşe demek dayanmak demektir. Köşe, insanın kendini koyduğu yerdir.”
Sonra başka bir ses, daha derinden, daha ağır gelir; sanki at nallarının taş üstünde bıraktığı iz konuşuyordur. “Benim adım kılıçla anılır,” der ses, “annemin adı sözle. Sözün kesmediğini kılıç keser sanılır, ama kılıç da bazen kendi sahibini keser. Bir oğul annesiyle konuşurken çocuk kalır; ülkesine konuşurken taş kesilir.” Uzun Hasan’ın sesi, kubbenin göbeğinde dolaşır; dolaşırken pencerelerden gelen ışık bir an artar, sonra azalır...
Taşın içinde zaman, çizgi olmaktan çıkar. Bir tümce biter, başka bir tümce yıllar sonra başlar sanırsın; oysa burada tüm tümceler üst üste biner. 1465 diye bir sayı, taşın içinden geçer; ardından 1585, sonra 1843 gibi daha geç sayılar. Sayılar, takvim değildir; sayılar, taşın ömrünü uzatmanın, yenilemenin, onarımın izleri, ellerin değdiği yerdir. “Beni kaç kez ayakta kalmam için Harputlular yenilediler,”der Sara Hatun’un sesi, “kimseler niyetimi söküp atmadılar.” Uzun Hasan, “Niyet,” der, “anamın, devletimin sesi, yankısıdır.”
Bu sesin bu yankını üstüne, başka bir renk düşer; kızıl gibi ama yalım gibi değil, daha çok taze boyanın tedirginliği gibi. Bir üçüncü ses gelir; genç, keskin, kendinden emin. “Ben Hatayî,” der, “şiir yazan kılıç, kılıç taşıyan şiir.” Şah İsmail’in sesi, doğu duvarındaki pencerelerin arasından sızan ışığa karışır. “Bir ad, kendine inananı çoğaltır,” der. “İnanan çoğaldıkça, Harput’a dikilmiş taşlar bile yön değiştirir sanırlar.”
Sara Hatun’un sesi kısılır, ama yitmez evrende dolanır durur. “Ben adımı yürütmedim,” der. “Ben yolu yürüttüm.” Uzun Hasan’ın sesi, bir an yumuşar: “Yol,” der, “insanın içindeki yürekliliği de korkuyu da taşır.” Şah İsmail, “o korku dedikleri,” der, “en eski zırhtır; zırhın altı her zaman terler.” Üç ses, birbirine değmeden tıpkı turnalar gibi tıpkı aynı çarşıdan geçen üç ayrı kalabalığın birbirini görmeden akıp gitmesi gibi aynı havada döner…
Dışarı çıktığımda hamamın duvarına yaslanırım. Cemşit Bey Hamamı, camiye dayanır; iki yapı birbirine tutunmuş gibidir. Kapı kapalıdır; kapalı olan yer, insanı içeri çağırmaz ama içeriyle konuşturur. Soyunmalığın dört eşit açılı o kare planını düşünürüm: üstte bir kubbe, kubbenin göbeğinde kararmış bir halka; iki kapı, iki yön. Birinden giren beden, ötekinden çıkarken artık aynı beden değildir. Eskiden, derinin üstünden yalnız kir değil, yol yorgunluğu da akarmış; terin tuzu, at köpüğü, pazar kalabalığı, hanların loşluğu, devlet adamlarının sert bakışları, kadınların dudak arasında sakladıkları giz. Hepsi suya karışır, su da taşların arasından süzülerek damarına, Harput’un en derinlerine inermiş.
Yıkanmalığın dört eyvanını kurarım düşümde; köşelerde kubbeli halvetler, her halvetin içinde bir sesin kendi kendine kapanışı ve suyun buharı, insanın utancını bile yumuşatan o buhar; şimdi hamam suskun; hamam lokanta olmuş, hamamın durumu Harputlulara yakışmıyor, suyu çekilmiş bir ırmak yatağı gibi, yatak durur ama akış yoktur, önlemişlerdir iş bilmez kafalar ama işte o taşlar, burada da bellek görevini görürler.
Çarşının üstüne akşam inerken, birilerinin sayı saydığını duyar gibi olurum. Doksan hamam, iki bin altı yüz yetmiş ev, sekiz yüz kırk üç dükkân; sayılar bir kitap sayfasından çıkıp taşın üstüne dökülür. Sayıların kendisi bile bir tür yakarış gibi yinelenir, çünkü insan, çokluğu görünce güven duyar, geçmişle avunur, Evliya’nın o sözü kulak ucumuzdadır: “Harput’un has hamamları.” Has olan şey, belki de yalnız yapı değil; yapının içinde yaşanan gündelik yaşamdır.
Gece yaklaşırken Sara Hatun’un önüne yeniden gelirim. Minare, sonradan eklenmiş olmanın mahcubiyetini değil, sonradan eklenmiş olmanın övüncünü taşır. Renkli kesme taşlar, ışıkta bir an bir işaret gibi parlarlar. Uzun Hasan’ın sesi duyulur, “işaretler kimi zaman gerçeğin yerine geçer.” “İşaret,” der Şah İsmail, “kimi zaman gerçeği çağırır.” Sara Hatun’un sesi, daha yumuşaktır: “Gerçek,” der, “yerin içine işlemiştir, yer sağlam olmazsa işaret de düşer.”
Kar başlar. Kar taneleri, çarşının önündeki kesmece taşlara düşer; taşların dibine akar ve zamanı gelince de erir. Erirken ince bir su izi bırakır; o su izi, sanki hamamın bulunamayan sıcaklığını arar.
Harput’un geçmişi de defter, kitap sayfalarında durmamalı, yaşamalı, canlanmalı… O geçmiş taşın içinden yürür, suyun akışından çıkar buhar olur, çarşının kalabalığında kılık değiştirir, kubbenin altında sesini çoğaltır. Sara Hatun, Uzun Hasan, Şah İsmail artık burada değildirler kuşkusuz; ama aynı taşın belleğinde, aynı soğuğun içinde, aynı büyük yapıtların gölgesinde yan yana görünebilirler. Taş, adları söyleyemese de asla unutmaz.
Güneş batarken Sara Hatun kızıla bürünür, akşamın ışığı her yapıyı biraz kızıl yapar. Ben o kızıllığı, söz ile kılıç, anne ile oğul, inanç ile iktidar, su ile taş olarak var sayarım, hem gök kubbenin hem de bu kubbenin altında, susarak konuşmayı sürdürürler. Harput’tan indiğimde o yokuşun sonunda dönüp bir daha bakıp dururum; taşların bağlılığına insanın bağlılığından daha çok inanmak gerektiğini bir kez daha anlarım…