SATIŞA ÇIKARILAN MİLLET MÜLKÜ

Bir zamanlar büyük hizmetlere vesile olmuş, bir şehrin değil bir memleketin yükünü omuzlamış kurumların ve arazilerin bugün hazineye gelir sağlamak maksadıyla satışa çıkarıldığını görüyoruz. Elbette devletin mali imkânlara ihtiyacı vardır. Bu yolla elde edilecek gelirlerin savunmaya, eğitime, sağlığa ve daha nice hayati sahaya aktarılacağından da kimsenin şüphesi yoktur.

Lâkin asıl soru şudur: Her şey yalnızca gelir midir?

Elâzığ, bu sorunun en derinden hissedildiği şehirlerden biridir. Askerî Hastane, Devlet Hastanesi, Akıl Hastanesi ve Cüzzam Hastanesi arazileri… Her biri yalnızca birer yapı değil; bir dönemin yükünü taşıyan, insan hikâyeleriyle yoğrulmuş hafıza mekânlarıdır.

Cüzzam Hastanesi meselâ… Türkiye’de benzeri olmayan, yalnızca hastalığı değil, aynı zamanda dışlanmışlığı da tedavi etmeye çalışan bir mekân. Orada yaşananlar, sadece tıbbın değil, insanlığın da sınandığı sahnelerdir. Gazeteci Muhammed Yalçın’ın büyük emekle derlediği hikâyeler, bu yönüyle yalnızca bir arşiv değil, bir vicdan kayıt defteridir. Her biri, zamanın silmeye çalıştığı yüzleri yeniden görünür kılan bir hafıza çağrısıdır.

Akıl Hastanesi ise daha da derin bir meseledir. O yalnızca bir tedavi kurumu değil, toplumun akılla, delilikle, merhametle ve yabancılaşmayla imtihan edildiği bir eşiktir. Elâzığ halkı, Dr. Mütemit Yazıcı gibi isimleri hâlâ saygıyla anar; çünkü bazı insanlar kurumların değil, doğrudan hafızanın bir parçası olur. Türkiye’nin dört bir yanından gelen hastaların bıraktığı izler, bu şehrin duvarlarına değil, ruhuna kazınmıştır. “Deli Cevdet” gibi isimlerin bugün bile bir efsane gibi anlatılması da bundandır; çünkü bazen unutulmayan şey olay değil, insandır.

Askerî Hastane ise başka bir katmanı temsil eder: fedakârlığın, disiplinin ve sessiz hizmetin mekânı. Kıbrıs Gazisi, Elâzığ’ın yiğit evladı, şehitler babası General Dr. Nihat İlhan’ın başhekimlik yaptığı bu hastane, yalnızca bir sağlık kurumu değil, aynı zamanda bir vefa mekânıdır. Orada yalnızca insanlar değil, bir dönemin anlayışı da tedavi görmüştür. Şehrin en kıymetli noktalarında yer alan bu millet mülkü araziler satıldığında, el değiştiren yalnızca toprak olmayacaktır; aynı zamanda bir anlam dünyası da yerinden edilecektir.

Çünkü bazı yerler vardır ki haritada değil, hafızada yaşar. Hafıza satıldığında ise geriye yalnızca boşluk kalır.

Elâzığ halkı elbette bu hatıraların yaşamasını ister. Eğer satış kaçınılmazsa, o hâlde şu soru kaçınılmazdır: Bir şehir, kendi hafızasını korumak için ne kadar bedel ödemeye hazırdır?

Millet malı satılacaksa millete sorulamaz mı? Sorulduğunda, bu şehirde çoğunluğun cevabının satıştan yana olmayacağı da aşikârdır. Çünkü mesele yalnızca bir mülkiyet meselesi değil; bir aidiyet, bir hatırlama ve bir vefa meselesidir.

Bugün şehrin ana merkezlerinde yer alan bu alanların imara mı açılacağı, yoksa başka amaçlara mı evrileceği şimdiden kesin değildir. Ancak kesin olan bir şey vardır: Şehirler yalnızca büyümez; aynı zamanda birikir. Ve yanlış bir karar, yılların biriktirdiği anlamı tek bir hamlede ağırlaştırabilir.

Neredeyse Cumhuriyet ile yaşıt olan bu değerler eğer işlevini yitirdiyse, onları tamamen terk etmek dışında başka bir yol yok mudur? Yenilemek, geliştirmek, yeniden işlev kazandırmak mümkün değil midir?

Elâzığ’ın geleceği konuşulurken, geçmişinin sessizliği de mutlaka duyulmalıdır. Çünkü şehirler yalnızca inşa edilmez; hatıralarıyla birlikte inşa edilir. Hatıraları silinen şehirlerin ruhu da zamanla silinir.

Ümidimiz o dur ki; bu karardan vaz geçile…