Savaş… Beş harfli, tarifsiz bir acı.
Her geçen gün dünyada artan bu acımasız düzenin ortasında yaşıyoruz.
Coğrafyanız Ortadoğu sınırındaysa şahit olmadığınız acı kalmıyor.
Mültecilik…
Çocukların yarım kalan hayatları…
Acı çeken kadınlar…
İş arayan, yuvasını kaybetmiş erkekler…
Çok yakın zamandı. Hepimizin bildiği o hikâye…
Memleketsizliğin ne demek olduğunu bize yaşatan Suriye savaşı.
Türkiye’nin birçok şehri göç aldı. Şehirler sadece nüfus değil, büyük sosyolojik yükler de taşıdı.
Ama o savaş gerçekten bitti mi?
Yeni bir düzen kuruldu mu?
Bu soruların bile cevabı hâlâ belirsiz.
Tam bu belirsizliğin ortasında, yanı başımızda yeni bir savaş başladı.
İran ve İsrail…
Ortadoğu’nun kaderi yine büyük güçlerin satranç tahtasında bir hamleye dönüştü.
Amerika’ya bakınca da tablo değişmiyor. Çöken ekonomisini ayakta tutmak için petrol coğrafyalarına müdahale eden,
liderleri bir gecede “totaliter” ilan edip özgürlük naraları atan bir düzen…
Sonuç ise çoğu zaman aynı:
Daha çok gözyaşı, daha çok yıkım.
Aslında bunları biliyorduk.
Tarih bize bunu defalarca göstermişti.
Ama bu hafta sınıfta yaşadığım bir an, bütün bu düşünceleri çok daha ağır hissettirdi.
Haftanın başından beri derse girdiğim öğrencilerim bana aynı soruyu soruyor:
“Öğretmenim… İran işgal edilirse Türkiye de işgal edilir mi?
Biz ne yapacağız?”
Bir öğretmen olarak onlara aklıselim cevaplar verdim.
Cesaretli olmalarını söyledim.
Ümitli olmalarını istedim.
Ama itiraf etmeliyim ki o an onların yüzlerine bakarken yutkunmak zordu.
Çünkü bir ülkenin geleceği o gözlerde dururken, gerçekte biz de bilmiyoruz yarın ne olacak.
“Coğrafya kaderdir” demek kolay.
Ama kader dediğimiz şey sadece toprak mıdır?
Yoksa o coğrafyada kötülüğü büyüten insan mı?
Anadolu’yu sırtımıza alıp başka bir yere gidemeyiz.
Bu toprak bizim.
Bu kader bizim.
Bu yüzden tek bir dileğim var…
Baharıyla, bayramıyla, geleceğiyle;
ülkemi, çocukları, bayrağımı ve yarınlarımızı koru Allah’ım.
Sana emanetiz.
Sevilay Aksağan