Bir zamanlar şehirler, yüksek ve kalın surlarla çevriliydi. Bu surlar yalnızca taş ve topraktan örülmüş savunma yapıları değildi; insanın kendini tanıma sınırı, hayatın ölçüsü ve birlikte yaşamanın güvenli çerçevesiydi. Kapısından içeri giren kişi, anonim bir kalabalığın gürültüsüne değil; birbirini tanıyan yüzlerin sıcak bakışlarına, ayırt edilebilen seslerin tanıdık melodisine karışırdı. Şehir, insanı yutan bir boşluk değil; ona biçim veren, koruyan ve yön gösteren canlı bir mekândı. Surlar, yalnızca dışarıyı değil; ölçüsüzlüğü, hoyratlığı ve taşkınlığı da dışarıda bırakırdı.
Bugün ise şehirler büyüdükçe insan küçülüyor. Beton göğe doğru yükselirken ilişkiler daralıyor; binalar çoğalıyor ama bağlar inceliyor. Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmeden yıllar geçiriyor. Kalabalık artıyor; güven azalıyor. Gürültü çoğalıyor; anlam geri çekiliyor. Biz, duyguların toz duman içinde savrulduğu, hızın ölçünün yerini aldığı bir çağın tam ortasındayız. Şehir, artık insanın kendini tanıdığı bir çerçeve olmaktan uzaklaşıyor.
Tam da bu noktada, modern şehir insanına dair yapılan uyarılar anlam kazanıyor. Georg Simmel’in modern şehirde bireyin zihinsel ve duygusal savunma mekanizmaları geliştirmek zorunda kaldığına dair tespitleri, bugün Elâzığ sokaklarında somut karşılıklar bulmaktadır. Apartmanlar yükseldikçe ilişkiler daralmakta; insanlar yan yana ama birbirine kapalı yaşamaktadır. Aynı asansöre binen yüzler, aynı gökyüzüne bakan pencereler artık birbirine yabancıdır. Selam, yerini suskunluğa; tanışıklık, yerini mesafeli bakışlara bırakmıştır. Yabancılaşma, Harput’tan süzülen o derin ve incelikli bağları sessizce aşındırmaktadır. Şehir, insanın aynası olmaktan çıkıp; insanın kendinden kaçtığı kalabalık bir sığınağa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bu yabancılaşma yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda iktisadi bir zemine de sahiptir. Karl Marx’ın şehir eleştirisi, Elâzığ örneğinde yeniden düşünülmeyi hak eder. Şehir yalnızca ekonomik kaygılarla şekillendiğinde insan yoksullaşır; yalnız cebinden değil, ruhundan da. Elâzığ, ekonomik baskıların arttığı dönemlerde kültürel tutkalını kaybetmeye başlamıştır. Hayat pahalılaştıkça değerler ucuzlamış; geçim derdi, şehir ahlakının önüne geçmiştir. İnsan yaşamak için koşarken, yaşamanın anlamını yolda düşürmüştür. Oysa şehir yalnızca ekmekle değil; anlamla ayakta durur. Anlam çekildiğinde geriye, aynı sokaklarda dolaşan ama birbirine temas edemeyen yorgun bedenler kalır.
Bu çözülmenin mekânsal boyutunu ise Henri Lefebvre’in “şehir hakkı” kavramı berraklaştırır. Şehir yalnızca yöneticilerin, projelerin ve planların konusu değildir; o şehirde yaşayan herkesin ortak hakkıdır. Harput’tan miras kalan kültür de bu hakkın vazgeçilmez bir parçasıdır. Eğer Elâzığ bu mirası savunamaz, onu gündelik hayatın içine yeniden yerleştiremezse; geriye yalnızca betonun doldurduğu kalabalık ama ruhsuz bir mekân kalır. Hafızasını yitiren şehir, önce anlamını; ardından ruhunu kaybeder. Ruhunu yitiren şehir ise insanını tutamaz.
Bugün şehirlerin uğradığı çözülmeyi yalnızca betonun hoyratlığıyla, göçün baskısıyla ya da ekonominin sert diliyle açıklamak kolaydır; asıl zor olan, bu çözülmenin neresinde durduğumuzu dürüstçe kendimize sorabilmektir. Çünkü şehir, nihayetinde insanın çoğul hâlidir. Sokaklar yürüyüşümüzden, duvarlar ses tonumuzdan, meydanlar bakışlarımızdan izler taşır. Elâzığ sertleşiyorsa, bu sertlik biraz da birbirimize nasıl seslendiğimizdedir; tahammül azalıyorsa, bu eksilme gözlerimizin başkasını nasıl süzdüğünden okunmaktadır. Harput irfanının aşınması yalnızca geçmişe ait bir kayıp değildir; bugünün ihmallerinden, sessizliklerinden ve görmezden gelişlerinden örülmüş ağır bir bilançodur. Şehir bizden bağımsız bir kader yaşamaz; onu her gün yeniden kurarız.
Bu noktada yüzümüzü geçmişe çevirmek bir kaçış değil; sağlam bir dayanak arayışıdır. Harput’u şehir kılanların, evvelini kimsenin tam olarak bilemediği derin bir irfan geleneğiyle bu coğrafyayı yoğurduklarını söyleyenler haksız değildir. Dikkatle bakan gözler, Harput’ta hâlâ bu geleneğin izlerini görebilir: Taşa sinmiş bir vakar, sokak aralarına çökmüş bir sükûnet, kelimelere yüklenen ölçü… Ne var ki bu izleri Elâzığ’a taşıyanlar, ellerindeki mirasın büyüklüğünü fark edememiş; sonraki nesiller ise kendilerine emanet edilen bu derinliği hoyratça tüketmiş, izlerin silinişine sessiz kalmıştır. Sessizlik ise çoğu zaman en yüksek yıkım biçimidir.
Öncekiler, Hacı Bayram-ı Veli’nin dediği gibi:
Çalabım bir şar yaratmış iki cihan arasında
Bakacak didar görünür ol şarın kenarında
Ol şardan oklar atılır, gelir ciğere batılır
Ârifler sözü satılır ol şarın bazarında
Türk şehirleri yalnızca taşın, harcın ve duvarın eseri değildir. Bu şehirler, âriflerin sözüyle, gönül ehlinin nefesiyle, ustaların edeple tuttuğu terazilerle inşa edilmiştir. Taş ustası ile gönül ustası yan yana çalışmış; biri duvarı yükseltirken diğeri anlamı derinleştirmiştir. Bu yüzden şehir, yalnızca barınılan bir mekân değil; insanı terbiye eden, ölçü kazandıran ve yön gösteren bir hayat alanı olmuştur. Harput, bu geleneğin Türk şehirleri arasındaki en berrak ve sahici örneklerinden biridir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişe ağıt yakmak ya da nostaljiye sığınmak değil; o irfanı bugünün diliyle, bugünün hayatına tercüme edebilmektir. Harput irfanını merkeze almak, geriye bakmak değil; insanı yeniden şehrin merkezine çağırma cesaretidir. Zira şehir, insanın iç dünyası toparlanmadan gerçekten iyileşmez; insan ayağa kalktığında şehir de yavaş yavaş nefes almaya başlar.
Hiçbirimiz bu şehrin misafiri değiliz; hepimiz onun hafızasında kayıtlı emanetçileriz. Bu şehir bize yalnızca duvarlar, sokaklar ve çatılar sunmaz; hangi kelimeyi ne zaman söyleyeceğimizi, nerede susacağımızı, başkasına nasıl bakacağımızı da usulca öğretir. Şehir, insanı yalnız barındırmaz; onu biçimlendirir, tartar ve sınar. Eğer bu sessiz fısıltıyı duyamazsak taş çoğalır, anlam susar; binalar yükselirken ruh daralır, yollar uzar ama yön kaybolur. O vakit gökyüzü bile insana eskisi kadar yakın gelmez. Çünkü şehirle kurulan bağ koptuğunda insan, kalabalığın ortasında bile kendini yalnız hisseder. Kültür ise duvarda asılı bir hatıra ya da vitrine kaldırılmış bir geçmiş değildir; her gün davranışlarımızla, tercihlerimizle ve birbirimize gösterdiğimiz özenle yeniden ördüğümüz görünmez ama taşıyıcı bir dokudur.
Elâzığ hâlâ kendi sesini hatırlayabilecek kadar canlı, insanını onarabilecek kadar derindir. Bu şehir, bütün sarsıntılara rağmen içinden yeniden doğma imkânını bütünüyle yitirmiş değildir. Yeter ki değişimin rüzgârına kapılıp savrulmak yerine, o rüzgâra yön verecek iradeyi kuşanalım; hızın ve telaşın değil, ölçünün ve anlamın izinden yürüyelim. Çünkü şehir, insanını mutlu ettiği sürece şehirdir. Aksi hâlde geriye yalnızca taşların uğultusu, gürültünün gölgesi ve kalabalığın içinde büyüyen derin bir yalnızlık kalır. Hafızasını koruyan şehirler, yalnızca geçmişlerini değil; halkının yarınını da korur. Hafızasını güçlendiren şehirler ise bir ülkenin ufkunu genişletir, geleceğini sağlamlaştırır.
Ve soru hâlâ yerinde duruyor:
Elâzığ, hafızasını korumak için ne zaman harekete geçecek?
Yoksa bu soru, yalnızca Elâzığ’ın değil; bütün şehirlerimizin ortak sorusu mudur?