SENİ BIRAKMAYIZ

19 Mayıs 1919 sabahı saat 06:00 sularında Bandırma Vapuru Samsun sahiline yanaştığında, karşısındaki manzara bir kurtuluş şöleni değildi. İzmir, sadece dört gün önce Yunan askeri tarafından işgal edilmiş, Anadolu’nun kalbine hançer saplanmıştı.
Mondros’un gölgesinde Osmanlı orduları terhis edilmiş, silahlarına el konulmuş, limanları zapt edilmiş, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’a yerleşmiş... Güney ve Güneydoğu illeri İngiliz, Fransız ve İtalyan işgali altında... Samsun, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın hemen ardından, 9 Mart 1919 tarihinde İngiliz birliklerinin şehre asker çıkarmasıyla fiilen işgal edilmiştir. Bu işgal süreci, 17-18 Mart 1919'da takviye askerlerin gelmesiyle genişlemiş ve bölgedeki Rum çetelerinin faaliyetleriyle yoğunlaşmıştır.
Bir imparatorluğun can çekişme anıydı bu. Dahası, Mustafa Kemal’in ayak bastığı Samsun iskelesinde bile yerli iş birlikçilerin koruması altında devriye gezen İngiliz askerleri vardı.
Şehir bir barut fıçısı, halk ise bitmek bilmeyen savaşlardan yorgun, yoksul ve yarından ümitsizdi.
Peki, o gün İstanbul ne yapıyordu, Anadolu neyi bekliyordu?
Karşımızda iki farklı vizyon, iki farklı kader planı vardı.

İstanbul’daki Saray yönetimi ve Damat Ferit kabinesi, denize düşenin yılana sarılması misali, İngilizlerin suyuna giderek tahtı ve başkenti kurtarabileceğini sanıyordu. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderirken cebine koydukları yetki belgesinin arkasındaki asıl niyet; İngilizleri kızdıran haklı Türk direnişini yatıştırmak, halkın elindeki silahları toplayıp asayişi sağlamaktı. Yani Saray, teslimiyetçi bir diplomatik ricacılık peşindeydi.
Ancak hesap etmedikleri bir şey vardı: Mustafa Kemal’in karakteri ve Milli irade.
O, Samsun’a adım atar atmaz İngilizlerin gözetimi altında bir mucize yaratılamayacağını gördü. Yalnızca bir hafta kalabildiği Samsun’dan, işgalin olmadığı iç kesimlere, Havza’ya geçti. Saray’ın kendisine verdiği o geniş askeri yetkileri, silah toplamak için değil; milleti uyandırmak, kongreleri örgütlemek ve düzenli bir ordu kurmak için kullandı.

Amasya’dan yükselen “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir!” çığlığı, İstanbul’daki Saray ve İngiliz ortaklığını hızla harekete geçirdi. Önce dostça "hava değişimi" bahaneleriyle İstanbul’a geri çağrıldı, ardından görevinden azledildi. Mustafa Kemal’in bu hamleye cevabı ise rütbelerini, makamını ve maaşını tek kalemde silip atarak, “Milletin bağrına, bir ferd-i mücahit olarak dönüyorum” demek oldu.

İstanbul’un “geri dön” emrine neden uymadığını annesine üç ay sonra yazdığı mektupta şöyle anlatır:
“Bütün Anadolu halkı, bütün millet hakkımda büyük bir sevgi ve güven gösterdi. ‘Seni bırakmayız’ dediler. Gerçekten de vatan ve milletimizi kurtarabilmek için tek çare, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek bir varlık durumuna getirerek elde edilecek milli güç ve hareketi güzel kullanmaktan başka çare düşünülemezdi.”

İşte 19 Mayıs, sadece bir takvim yaprağı veya bir subayın limana çıkışı değildir. 19 Mayıs; mandayı, himayeyi ve teslimiyeti seçen bir başkentin acizliğine karşı; "Ya istiklal ya ölüm" diyerek ayağa kalkan yalın ayaklı bir halkın, Anadolu’nun tarihteki en büyük başkaldırısıdır. Milletin, bağrından çıkan o lidere "Seni bırakmayız!" diyerek sahip çıkışının miladıdır.

Bugün bizler, o gün İngiliz işgalindeki Samsun’dan yakılan ve Havza’da körüklenen o ilk kıvılcımın aydınlığında yaşıyoruz. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, unvanlarını ve canlarını bu milletin istiklali uğruna feda eden tüm kurucu iradeyi saygı ve minnetle anıyorum.
19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.